Merhum Özgecan Aslan ‘ın Katillerine Dayak Cennetten Çıkmadır

Merhum Özgecan Aslan’ın tecavüze uğraması, sonra da vahşice öldürülüşüyle ilgili öncelikle bir kadın olarak, sonra da bir insan, avukat olarak  duyduğum üzüntü ve öfkeyi, çaresizliği köşemden haykırarak yazıyorum. Zira, bugün Tarsus Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Birimiyle de görüştüm ve Özgecan Aslan’ın ailesine gönüllü avukatlık desteği vermek istediğimi söyledim; bu benim bir görevimdir; tıpkı ceza alanında uzman diğer avukatların yapması gerektiği gibi.

Tek suçu, bir Allahsızın minibüsüne binmek  bir de kadın olması Özgecan’ın.  Bir abazanın aynı zamanda insan bile denemeyecek kadar gereksiz bir varlığın sapıklığına kurban gitti. Katili ve ona yardım eden diğer 2 caniyi kınıyoruz tüm Türkiye olarak ancak, onlar bundan da anlamaz ki. Onları diri diri yakmak belki de gömmek gerekir… Bazı suçlar vardır, Ceza Kanununu aşan bu da öyle bir suçtur işte… Cezası ayrı verilmesi gereken. Bu hadım olabilir, işkence olabilir; belki ceza sistemi Ortaçağdaki gibi “kısasa kısas” mantığıyla işleyebilirse, o zaman bu caniler biraz cayabilirler belki….

Tüm Türkiye’yi yasa boğdular, masum bir ailenin canına okudular, kızlarını aldılar, hem de hiç bir günahı olmayan gencecik bir kızı….Acımız büyüktür, hepimizin kızı, kardeşi, eşi, dostu var; bu durum hepimizin başına gelebilirdi. Bu olaya sahip çıkalım, yarın bir gün unutulmasın.  Daha nice Münevver Karabulut cinayetleri, Özgecan Aslan Cinayetleri görmeyelim; bu sapıkları tamamen yok edici yasalar çıkartalım; öyle yasalar olsun ki bu sapık, caniler Caysınlar hiç bir suç işleyemeyecek kadar etkisiz olsun bu mikroplar…

ozgecan_4484

BU VAHŞETE BİR SON VERİLMELİ … KADINA KARŞI ŞİDDET VE VAHŞİCE İŞLENEN BİR CİNAYET, KURBAN 20 YAŞINDA MELEKLER KADAR MASUM BİR GENÇ KIZ SUÇU SADECE MİNİBÜSE BİNMEK.  BİR BAKIN BAKALIM CEZA KANUNUNDA BUNUN CEZASI NEDİR ? AĞIRLAŞTIRIMIŞ CİNAYET YA DA VAHŞİCE ÖLDÜRMENİN KARŞILIĞINDAKİ CEZA KAFİ MİDİR ACABA ? ÖZGECAN’IN ANNE VE BABASINI BİR NEBZE RAHATLATABİLECEK ÖLÇÜDE MİDİR?

Allahtan ailesine başsağlığ, Özgecan’a da rahmet diliyorum; yeri cennetlik olsun; ruhu şad olsun.  Özgecan’ın katilini ve katiline yardım eden diğer 2 kişi (şimdilik bildiğimiz 2 kişi)  savunmak isteyen hiç bir avukat olmayacaktır eminim olmasın da zaten. Her ne kadar Anayasal bir hak da olsa; Caniler, savunulamaz savunulmamalıdır; en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

TCK’da cezaları en ağırlaştırıcı hapis cezası olsa bile bu bile yetmez yetmez. Hadım getirin, işkence getirin, idam getirin şu yasaya da, TCK ‘da CEZALAR BİRAZ CAYDIRICI OLSUN !!!! CAYDIRICI !!! DAHA FAZLA KURBANLAR GİTMESİN !!! AİLELER KIZLARINI BİR HİÇ UĞRUNA, CANİLERİN CİNSEL SAPIKLIKLARI YÜZÜNDEN, VAHŞET SONUCU TOPRAĞA GÖMMEK ZORUNDA KALMASINLAR…

Allah, hepimizi Allahsızlardan korusun. Okuyucu kitlelerimiz geniş, toplumun farklı kesimlerine kadar ulaşabiliyoruz dolayısıyla tüm toplumu elimizden geldiğince biliçlendirmektir bizlere düşen. Yasa koyucuların farkındalıkları yüksek olsunlar, CEZA KANUNUNDA DÜZENLENEN BU VE BUNUN GİBİ DİĞER VAHŞİCE İŞLENEN SUÇLARIN CEZALARININ AZ OLDUĞUNU BİLSİNLER, FARKETSİNLER ARTIK !!!

Bu ülkede kadın olara yaşamaya korkar olduk artık….

Daha fazla Münevver Karabulutlar, Özgecan Aslan’ları toprağa gömmeyelim; kadın olmanın bedelini ödemeyelim. Özgecan Aslan ve daha nice basına yansımayan fazla bilinmeyen ve konuşulmayan cinayete kurban giden  masum bedenlerin ruhu şad olsun, Allah’tan rahmet ailelerine de sabırlar dilerim.

Saygılarımla

Avukat Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

gizem.tan@dgtanhukuk.com

Aslında Gitmedi, Yanlış Görüyorsun !!!

Acılı bir ana.  Kızını kaybetmiş, üstüne bir de dolandırılmış; dolandırıldığı parasını arıyor.

Trafik kazasında karşı tarafın kusuru yüzünden bacağını kaybetmiş, o zaman parası olmadığı için dava açamamış; şimdi bacağını protez de olsa geri almak istiyor, üstüne bir de tazminat davası açmak istiyor.

Terk edilmiş, bir de üzerine dayak yemiş; şimdi hem kocasını hem dayağı yememiş olmayı istiyor.

Kapıyı, bacayı kilitlememiş; evini soysunlar diye soygunculara davetiye çıkarmış; şimdi mallarının çalınmamış olmasını istiyor.

Mobese kayıtlarına güvendiği için oğullarını, sokak arasında dövüp iki el kurşunla canına kıyan katilleri savcının da ilgili yerlere yazacağı talimatlarla bulmak istiyor.  Ana ve baba, katiller ceza alsın istiyorlar hatta bunu o kadar çok istiyorlar ki gerekirse canlarını verebilecek kadar.

“Keşke alkollü araç kullanmasaydım da o gece Bostancı İskelesinin önünde tek suçu karşıdan karşıya geçmekte olan gencecik kızı ezmeseydim” diye taksirle yargılanan sürücü beraatini istiyor.  Ya kızcağızın annesi, babası ne yapsın; onlar da kızlarını geri istiyorlar.  Giden beden geri gelir mi?

IMG_1803

Savcılar, az dosyayla uğraşmak istiyorlar.

Araştırmayı, soruşturmayı; savcılar, adli merci yani polislere atıyor; polisler de savcıya atıyorlar. Polisler ve savcılar arasında çoğu dosya gidip geliyor derken “faili meçhul” birimine takılı kalıyor dosya … Binde 1 ihtimalle zamanaşımı süresince 6 ayda bir Savcı, Polisi rapor vermekle yükümlü tutuyor; polis de ne yapsın onlar da emir eli, takip yetkisi zaten Savcı’da ek delilleri araştırmak ve gerekli talimatı yazmak savcının görevi diyorlar… Bir de daimi arama kararı varsa mesela, eyvah ki ne eyvah; dosyalar oradan buraya gidip gelsinler, sonra bir de buradan oraya gitsinler…

Mağdur hakkını almak, hakim de aynı Savcılar gibi az dosyayla daha verimli çalışmak istiyorlar.

Avukatlar, işi bitirmek ve davayı müvekkilleri lehine çözmek istiyorlar.

Herkesin derdi kendine anlayacağınız. Keşkeler var, pişmanlıklar, yerine konması güç ve imkansızlıklar, yerine gelmeyecekler var… Zannedersem “pişmanlık” bu hayatta bir insanın kendisiyle başbaşa kaldığında kaldırabileceği ve yenebileceği en zor duygu, en sinir bozucu olan hissiyat…

Belki de suçu suçluya işleten “pişmanlıklardır” mesela öyle değil mi… her ne kadar “kast” ve “taksir” arasında suçu isteyerek işleyip işlememek konusunda fark olsa da, adli kolluklar, yargı mercileri, avukatlar da olsa… En güzeli insan psikolojisinin suçla mücadele edebilmesidir yani insanın kendi kendini “telkin edebilmesidir”, başka türlü hayat  geçemeyecektir. Mağdur kendini ümit dolu yarınlara adayarak, suç işleme potansiyeli olan da iradesine hakim olarak, daha fazla pişmanlık yaşamamak için destur ederek, eline koluna hakim olarak…

Resimdeki ayaklar bana aittir. Zira düşüncem şudur, mesleğini herkes “adam” gibi yapsın, eksiksiz ve sıkıntı yaratmadan. Hakimler, savcılar, avukatlar, polisler ve diğer merciler hepsi, tuttuğunu koparsınlar; takipleri sonuçlandırmayı hedefleyerek, çözüme bir an evvel ulaşmayı hedef alarak; ticari hayatta başarılarıyla bilinen Yahudiler gibi pratik ve sonuç odaklı olsunlar…

Gerisi kolay olacaktır. mağdur olanlar da, kendilerini avutacak duvarları o kadar sağlam örsünler ki, dışarıdan hava sızmasın içeriye…

Malı ve sevdiği giden, sanki gitmemiş gibi ; terk edilip, kocası tarafından dövülen sanki kocası hiç gitmemiş gibi; ceza kanunu kapsamında bir suça giden de suçun failinin en kısa zamanda bulunacağına dair kendisini öyle bir ikna etsin ki; umut dolu yarınlar için hayata sıkı sıkı bağlansın…

Sanırım hukukun temelinde de bu düşünce olmalıdır.

Suçlu en nihayetinde bulunup, yargılanacaktır; mağdur da en nihayetinde sevinecektir…

Saygılarımla

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Ablam Aşktan Öldü

Siz bu şarkıyı bilir misiniz? Sezen Aksu’nun eski şarkılarındandır bir 10 yıllık geçmişi vardır, diğer şarkıları kadar da çok da bilinmez hani.  Ancak harika şarkıdır…

Geçtiğimiz hafta bir iş için 1 günlüğüne Bodrum’a gittim.  Bodrum bu mevsimde daha bir güzel oluyormuş meğersem.  Tam Gümüşlükten merkeze doğru arabayla giderken, bir yağmur başladı size anlatamam. Fırtınayla birlikte hızlanan yağmur neredeyse arabayla beni uçuruyordu.  Bunca yıldır araba kullanırım ve iyi şöför de olduğum söylenilir ancak güçlükle vitese hakim olabildim, işte tam o sırada bu şarkı çalıyordu; ben de sesini sonuna kadar açtım biraz yol stresini de alsın diye, bangır bangır dinledim, bu şarkıyı…ve aklıma bir an belki de başlıktan ötürü, yıllar önce okuduğum bir haber geldi… Çocuk gelinler….

Türkiye genelinde evlilik yaşının 10’a kadar inebildiğini, biliyor muydunuz?  En son Ağrı’daydı sanırım bir gazetede okumuştum, 10 yaşındaki bir kız çocuğu kendinden 50 yaş büyük 60 yaşında bir adamla görücü usulüyle evlendirilmişti.  Bunun sebebi olarak da “namus” gösteriliyordu.  Doğu’da, aileler, kız çocuklarına ‘Bizden gitsin. Benim sırtımdan gitsin’ diye bakar ve yola başvururlar mutlaka duymuşsunuzdur,  bir de tabii ki yoksulluk, aile içi şiddet da erken yaş evliliklerin gerekçeleri arasında. Bu korkunç durumun bir sonucu olarak da elbette bu hal,  çocuk gelinlerin temel hak ve özgürlüklerini tamamen ortadan kaldırıyor.

cocuk gelinler

Şöyle ki, son yıllarda mahkeme izniyle 18 yaşın altında evlenenlerin de oranında artış var. Bu arada, 18 yaşın altındaki annelerin bebeklerinin ölme riski yüzde 60 daha fazladır, buna rağmen bu risk göze alınıyor.

Hatırladığım bir gazete haberine göre, Adana’da 13 yaşındaki kız ile 16 yaşındaki oğlanı evlendirdikleri ileri sürülen aileleri hakkında, “çocuğun cinsel istismarına yardım” suçundan yedi buçuk yıl hapis istemiyle dava açılmıştı. Sonucunu görseler bile ailelerin yine de akıllanmadığı ortada, çünkü bu tarz evlilikler azalacağına her yıl artan oranlarla devam ediyor.

Biliyorsunuz ki, görücü usulü evliliklerde; evlendirilecek kızın fikri sorulmuyor yani kaderine razı gelmek durumunda. Yine hatırladığım bir habere göre; Diyarbakır’da sevdiği gence varamayıp, kendinden 30 yaş büyük adamla evlendirildiği için kendini asan 16 yaşındaki bir kız çocuğunun arkasından kardeşi de aynı yola girmemek için kendi canına kıymıştı.

Peki memleketimizde, bunu doğrudan engelleyen yasalar var mıdır? Hayır yoktur. Peki sizce Türkiye’de yasalar görücü usulü ile evlilikleri ve çocuk yaşta evlilikleri engellemeye kadar yetecek güçte mi? Tabii ki hayır… Eğitim ve ekonomik düzeyin daha düşük olduğu doğu’da çocuklar kız olarak doğmanın bedelini, ömürleriyle ödüyorlar. Tabii ki istisnalar vardır, ancak genelde durum böyle malesef…

Aşık olmak, sevdiğine varabilmek, eğitimini sonuna kadar tamamlayabilmek, yaşama hakkı; Anayasa’da var düzenlenmiş çoktan ancak hayata geçişte problem var…Eee, icraat olmazsa neyleyelim biz Anayasa’da süs gibi duran hakkı hürriyeti….

Elbet tüm bu yasal eksiklikler giderilecektir… Ey hükümet, kanun koyucu duy çocuk gelinlerin seslerini…

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

ADLİYESİZ MEMLEKETLER

Fazla merak kediyi öldürür derler ya hani…

Öldürür mü sizce? Ya da öldürmesi mi iyi; hiç merak etmemek mi?

Bu aslında bir nevi tekerleme gibi oldu. Yumurtamı civcivden çıkar, civciv mi yumartadan?

Adliye binalarının önemi, hastaneler kadar, okullar kadar var mıdır? Bir şehir kuruyor olsak, ilk önce hangi binaları inşa etmek gelir aklımıza… Ben olsam önce hastaneleri inşa ederim.. Eee sağlık olmadan hayat olmayacağından tabii ki. İkinci olarak itfaiyeler için tam teşekküllü, ekipmanlı binalar, daha sonra okullar, fırınlar, eczaneler, vs aklıma en elzem mekanlar olarak gelmesine rağmen adliyeler nedense gelmiyor; ya da en sonlarda geliyor…

Kimilerine göre soğuk , kimilerine göre ürkütücü gelen adliye binalarının görevi nedir? Asayişi mi sağlamak ? Asayişi sağlayan kolluk güçleri ve polis değil midir? “Evet” dediğinizi biliyorum. O zaman geriye sadece 1 şey kalıyor adliyeler “hak arama evleri mi”. Aslında aklımdan ıslah evleri sözcüğü geçti ancak, adliyelerin ıslah evi olmadığını hepimiz biliyoruz.

 

adliye_1

Bu hafta Adliye’de bir müvekkilim için ifade vermeye Cumhuriyet Savcısı’na gitmişken, Savcı’yla derin sohbete girdik. Konumuz faili meçhul dosya sayılarının fazla oluşuydu. Sayın Savcı bize dert yandı. Hırsızlıktan tutun da cinayete, cinayetten tutun da adam yaralamaya, tecavüze kadar o kadar faili meçhul var ki. Aslında bizim tahmin ettiğimiz sayılar çok ufak, her savcıda çok sayıda  faili meçhul dosyası mevcut. Yani bir de İstanbul’un diğer adliyeleri ve diğer şehirlerin adliyeleri var…

Sonuç ne biliyor musunuz? Maalesef ama maalesef faili meçhul dosyalarda; avukatı da, savcısı da, mağduru da debelensin dursun, Allah’tan ümit kesilmez haliyle… Her hafta adliye ve savcı ziyaretleri; avukatların ek delil bulma telaşesi. Adliye binaları, nasıl oluyor da hak arama evi oluyor o zaman?

Ya da şöyle mi demeli? “Adliyeler hak arama evleridir, ancak her suç için değil. Suçlar ikiye ayrılır; Ümidi olan suçlar ve ümidi olmayan suçlar olarak.” Aslında bu benim isyanım. Avukatlık kimliğimi de katarsak, ben çaresizlik, ümitsizlik hiç sevmem ve bu hallerden de korkarım. Adliyelerde kendimi Robin Hood gibi hissederim çoğu zaman. Herkese tüm mağdurlara yardım etmek isteyişim, içten gelen bir hissiyattır. Boynu bükük görmeye dayanamıyorum kimseyi.

Biliyorsunuz arabuluculuğu öve öve bitiremem ben. Kötü mü olurdu sanki arabuluculuk seanslarıyla ceza alanında da icra alanında da uyuşmazlıklar tatlıya bağlansın; şu anki adliyeler de ıslah evi olarak faaliyetlerine devam etsin. Böyle bir yapılandırma içinde elbette ki savcıya, hakim ve avukatlığa ve adliye çalışanlarına yükümlülük düşecektir. Yani bu kimilerine göre ütopik olan fikrimle kimsenin mesleği elinden alınsın demiyorum yanlış anlaşılmasın…

Biraz fazla uzlaştırmacı avukat oluşuma verelim bu yazımı, despot ve savaş taraftarı olan bir avukat değilim asla; ama cübbeme aşık olduğum da söylenebilir..

Adliyelerin, tam anlamıyla “hak arama evi” olmaları dileklerimle….

Saygılarımla

Avukat/ Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

“Telaşı Özledik be Sevgilim” der gibi…

Bu hafta bitti bitmesine ama ne haftaydı benim için… Hem koştur koştur duruşma merasimi, hem iş yemekleri, hem dinç ve sağlıklı kalmak için yaptığım meditasyon ve egzersizler ki bir de yenisini ekledim artık kickboksta yapıyorum… Hem vücuda, hem de sinire iyi geliyor.. Herkese tavsiye ederim.

Aman Allah’ım… Aslında ahengi severim, tutkuyu da.. Her günün aynı olması, her hafta ve saatin insanı yaşamaktan bezdiriyor bazen… Şahsen işlerle alakalı çeşitli dava dosylarının gelmesi, çeşitli konularda araştırma yapabilme imkanı ve hukuk gibi dogmatik bir alanda bile olsa sınırlı kalmamak, kalamamak güzel şey diye düşünüyorum. O yüzdendir bu genç yaşta ceza hukukuna ve icra hukukuna da yönelişim…

Bu hafta  katıldığım çok önemli bir duruşma oldu, bir ağır ceza duruşması. Şu ana kadar ki gördüğüm en uzun duruşma olmanın haricinde, en ustaca olduğunu düşündüğüm bir duruşma hem de… Avukatların harika savunma yaptığı, hakimin ve savcının olaya tam anlamıyla hakim oldukları; neredeyse dört dörtlük bir duruşma ..Hukuk okuduğum için ve o ortamı teneffüs edebildiğim için adeta kıvanç duydum..

Bir diğer gün çokça iş adamının ve “büyük kafa” diye tanımlayabilceğimiz , memleketin siyasi, sanat ve ekonomik hayatına öyle ya da böyle katkısı olan ve her daim göz önünde olan bazı insanlarla biraraya geldim, yemek yedik, iş ve hukuk konuştuk, tüm bunlara ilişkin tuttuğum bazı notlar oldu sizlerle paylaşmak istediğim.Tümü bu haftaya dairdir.

Birincisi, savunma hakkı kutsaldır. Biliyorsunuz ki, yazılı yargılama sisteminin hakim olduğu bir ülkedeyiz yani sözlü savunmaya genelde ağır ceza duruşmalarında önem veriliyor.  Ağır ceza duruşmalarında özellikle savunma hakkını kullanan sanıklara karşı saygılı olunmalı. Savunma hakkı kullanılırken özellikle de davacı tarafın vekillerinin sessizliğini korumaları gerekir. Şahsen savunma hakkı bir Anayasal haktır ve hukukun üstünlüğüyle bağdaşan bir haktır. Duruşmada adap ve savunma hakkına saygı konuları Anayasayla ilgili daha da garantiye alınmalı ve bu hakkı ihlal eden taraf ve taraf vekillere karşı ağır yaptırımlar düzenlenmelidir.

xxx

İkincisi,   devlet ekonomisindeki iniş çıkıştan sizce sadece belli sektörler mi etkileniyor; yoksa tüm sektörler mi? Aslında asıl sormak istediğim şuydu: nasıl oluyor da bazı sektördeki şirketler mesela inşaat sektörü her daim iş yapabiliyor ve ekonomik krizden diğer sektörler kadar etkilenmiyor. Daha iyi ekonomi bildiklerinden mi yoksa hukuku mu iyi uyguluyorlar ya da belediye mi onları daha çok seviyor? Kanunlar kişiyi kayıramayacağından, sanırım belediyeyle araları iyi olan bazı sektördekiler her daim başı çekecekler. Burada kesiyorum, size bir sorum olacak ..Sizce ekonomiyi de kapsayan mesela vegi kanununda ya da finansal konuları düzenleyen diğer kanunlar için her yıl yasal değişime gitme zorunluluğu getirmek mantıklı olmaz mıydı? Ya da 2 yılda bir mesela? Böylece ekonominin durumuna göre bu düzenlemelerin güncelleşmesi fena olmaz kanımca… Ne dersiniz?

Üçüncü konu şu, adliyelerde adalet aramak hiç bir zaman ucu dipsiz ve karanlık bir kuyu ya da tünelde ışık aramaya benzememeli. Sizce neden adliyeye düşmekten korkuyor insanlar ?

Gelelim dördüncü soruma; bazı davalar hukuka aykırı delil ve kararlar üzerinde yıllarca sürebiliyor ve çoğu suçsuz insan “sanık” başlığı altında yargılanıyor hatta içeride yatıp bir de üstüne işkence görebiliyorlar ya da gördüklerini delilleriyle ispat edebiliyorlar.  Sizce birinci derece mahkeme kararları aleyhine gidilen temyiz ve karar düzeltme yolları kafi midir? Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Mahkemesi de dahil olmak üzere sizce mahkeme kararlarını denetleyebilecek bazı diğer kanun yollarını düzenlemek artık şart değil mi bu memlekette?

Gerekiyor üstadım elbette gerekiyor!!!  Kanun yolları yetersiz.  Mahkeme kararlarını denetleyecek denetleyebilecek daha üst bir kurum kuruluş gerekiyor memlekette…

Hayatta telaş güzel bir kavram keza, telaş insana heyecan ve tutku getiriyor. Yaptığınız işten tutun da, hayata bağlayan hobileriniz de dahil büyük heves ve ihtirasla bağlandığınız ölçüde muvaffak olabilir, tuttuğunuzu koparabiliyorsunuz. Allah yüreğinizdeki heyecanı, tutku ve aşkı söndürmesin.

Bol tutkulu bir hafta sonu ve hafta dilerim.

Saygılarımla,

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Çağdaş Yasalar Lazım Bize…

Dün gece bir programda yönetmen Sinan Çetin’i izledim. Bir ara “Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı olmalı” gibi bir şey söyledi; yanlış mı duydum diye düşündüm ama doğru duymuşum. Nitekim, çoğu gazete ve özellikle de Twitter da bu demecinden bahsediyor,  çoğu yorum da ağır eleştiri getiriyor…Keza kendisi beni sever sayar bilirim, beraber çalışmışlığımız da var hem . Önceden böyle değildi kendisi, ama bu tarz açıklamalarla gündeme geldiğine göre herhalde biraz canı sıkkın olsa gerek… Ben hukuki boyutunu yazacağım buradan, sizce Sinan Çetin’in dediği gibi eskisi gibi Osmanlı Devletine dönsek iyi mi olur diye bir düşünelim; yoksa Cumhuriyet olarak kalıp Atatürk ilke ve inkilapları doğrultusunda batılaşmamız daha mı şık olur?

Kanun ve hukuk ne olur biliyor musunuz, biz Osmanlı dönemindeki gibi olursak?

Böyle bir ihtimali düşündüm de Allah korusun deyivermek geldi içimden. Biz Türkiye Cumhuriyetiyiz, geriye gideceğimize ileriye gitmeliyiz… Kanunlarımız, dünya devletleriyle yarışabilecek seviyeye gelmek için debelenip dururken; padişahlık sistemine dönmek tam bir intihar olacaktır. Ne mi olur, kadılık gelir; tarafsızlık, bağımsızlık biter; adil yargılanma hakkı uçar gider, avukatlık/savcılık/hakimlik biter, sadece padişahın 7 sülalesine bir şey olmaz …

osmanli-iskenceleri-hamile-kadin_2

Biliyorsunuz, memleketimizde “kısasa kısas” mantığıyla ceza verme düşüncesi yıllar öncesinden bitti, milat oldu.

Türk Ceza Kanunu kapsamında cezalar, suçu işleyen kişiyi tekrar topluma kazandırma mantığıyla düzenlenmiştir.

Osmanlı dönemindeki cezalara bakarsak; falaka, hadım etme, idam, deri yüzme,  kol ve bacak kesmeden tutun da çengel işkencesine kadar o kadar ceza türü vardı ki.. Düşünsenize bu cezaların tekrardan geçerliliğini koruduğunu… kolların, bacakların kesildiğini; millet olarak yok olalım daha iyi, diğer ülkelerin arasında söz hakkı sahibi olmaya çalışmak bir yana dursun…

Hırsızlık suçu mesela şu anki ceza kanunlarımıza göre  cezası nedir derseniz.. 1 yıldan 3 yıla kadar değişmektedir. Osmanlı yasalarında ise; ilk defa hırsızlık yapan kişinin sol eli, ikinci defa hırsızlık yapanın sağ ayağı, üçüncü defa hırsızlık yapan sağ eli, dördüncü defa hırsızlık yapanın sol ayağı kesilirdi. Tövbe tövbe…

Bir de yine Muhteşem Yüzyıl dizisindeki gibi Osmanlı döneminde geçen bir dizide şunu izlemiştim, evli bir adamla bir kız ilişkiye giriyordu ve bunun sonucunda kız hamile kalıyordu.  Bu durumu ahali ve cemaat öğrendikten sonra o zamanın Osmanlı yasalarına göre meşru olan şu ceza uygun görülüyordu; cemaat tarafından görevlendirilmiş kadılar, hamile kalan bu kadını, özel bir odaya alıp düzenli olarak yemek yediriyorlar bakımını sağlıyorlardı.  Doğum zamanı yaklaşıp son 9. aya girildiğinde  elleri arkadan bağlanarak ellerinin açılması önleniyordu böylece;  bebek de vajinadan çıkamadığı için kordon bağını kopararak oksijensizlikten ölmesine sebep olunuyordu.   Bir de şimdiyi düşünelim, ilişkilerin çağdaşlığını.  Maşallah çok eşlilik var yine memlekette malesef ama yine de Medeni Kanun sadece 1 evliliğe izin veriyor; oysa  Osmanlı’da erkekler 5e yakın kadın alabiliyordu yasa gereği. Ancak günümüzde yine de isteyen çocuğunu doğuruyor; isteyen yasal süreler içinde kalmak kaydıyla bebeğini aldırıyor; ancak en azından vahşetleri yasalar desteklemiyor.

Bir ülkenin rejimi aynı zamanda kanunlarını ve hukukunu belirler bunu unutmamalıyız.

Çağdaş bir hukuk devleti olma yolunda olmamız dileğiyle

Saygılarımla

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

“MUCİZE !”ve ÖZÜRLÜ HAKLARI

“Türkücüden de yönetmen olur mu?” diyen karşısında beni bulur …

Haftasonu Mahsun Kırmızıgül’ün “Mucize “isimli filmini izledik ve filmin sonunda böğüre böğüre ağladım; gözlerim kan çanağı haldeyken arkadaşların da diline sakız oldum tabii, bir film seni nasıl bu kadar ağlattı diye dillerine doladılar beni …

Mahsun Bey, diğer filmlerinde de olduğu gibi bu filminde de gerek Türkiye’nin gerçekleri, çaresizlikler, eğitimin önemi, insan sevgisi, merhamet, aşk, imkansızlığı imkana çevirme gücü, kudreti, o kadar duygu işlemiş ki, kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmekte. Bence Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi yönetmenlerden birisidir Mahsun Bey. Avukatlığa başlamadan, bir dönem sinemayla ilgilendiğim dönemde bir yönetmenle çalışmıştım, prodüktör ve senarist olarak, keşke çalıştığım o yönetmen Mahsun Kırmızıgül olsaydı, gerçekten bu adamdan öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum; kurgu ve sinema anlamında. Burada kesiyorum , şimdi gelelim konumuza. Ben Mahsun Bey’in avukatı değilim, henüz değilim, beni filminde düşündüren bir sahne oldu, sizlerle paylaşmak istedim köşemde… Kitabım çıktıktan sonra senaryo aşamasına geldiğinde, senaryomu götüreceğim ilk belki de tek yönetmen kendisi olacaktır.  Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim bu filmi. Şu anda gösterimde. “Mucize”..

mucize-fragman_7794095-6024_640x360

Özürlü insanların alay konusu olduğundan bahsediliyor bazı sahnelerde. Eline ve koluna hakim olamayacak kadar özürlü insanlardan bahsediyorum…Bu Türkiye’nin bir gerçeği.  Elbette diğer ülkelerde de vardır. Ancak şüphe götürmez bir gerçektir ki memlekette akraba evliliği çok fazla, dolayısıyla bu şekilde nörolojik hastalıklar, sipastike sayısı da bir hayli fazla, bu tarz rahatsızlıkların diğer jenerasyonlara da sıçradığı bilinen bir gerçek.

Özürlü insanları korumak adına bir yasa var mı dersiniz Türkiye’de ? Ya da kendini savunamayacak kadar aciz olan bu insanara taş atmak, hakaret, alay konusu yapma, sövme sizce TCK’da ayrı başlık altında mı incelenmeli, yoksa ayrı bir kanun olarak mı düzenlenmeli?  Ya da bu insanlara karşı fayda, imkan yaratmamanın cezası olmalı mı sizce?

Biliyorsunuz TCK kapsamında suçlar, kendini savunmadan aciz kişilere karşı işlendiğinde, ağırlaştırıcı sebep unsuru olarak görülüyor. Ancak bu düzenlemelerin yeterli olduğunu düşünmüyorum.

Hukuken ne hakları var özürlü insanların, buna hastahanede tedavi hakları, çalışma hakları, sigorta hakları da dahil ? Özürlülük priminden bahsetmiyorum. Kastım şudur, bir insan özürlü yaşamanın bedelini ağır ödüyorsa, bunun karşılığında yasalardan hakedişleri ne olabilir? Biz bu insanlara neyi armağan edebiliriz, kolu, ayağı tutan insanlar olarak?

Umarım bu sesimi kanun duyucular ve büyük kafalar duyabiliyordur. Çünkü bu sorum vicdanı olan herkese…Beni bu konuya karşı duyarlı hale getiren, tıpkı diğer filmlerinde de olduğu gibi “Mucize” filminin sonunda da hüngür hüngür ağlatan ve düşünmeme sebep olan Mahsun Kırmızıgül’ün daha nice filmler yapıp, Türkiye’nin gerçeklerini harikulade filmleriyle geniş kitlelere duyurabilmesi ümidiyle, umarım bizim de çorba da tuzumuz olabilir, keşke olsa….

Saygılarımla

Avukat Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan