Arayan Bulur !

Yeni yaşıma girdim bile bu hafta, valla 31 oldum bile çoktan. Zira; benim için daha yolun yarısına çok var denilebilir, ancak yine de yaşlanıyor olabilir miyiz acaba? Daha bir duygusal, daha bir duyarlı, daha bir aileye özlem, daha bir sevdiklerime bağlılık, hayat epey dingin benim tarafımda anlayacağınız. Burgazada, Büyükada derken epey bir adalı oldum çarşambadan bugüne değin. Ada bir huzurlu, bir huzurlu. Kimse bir şeyi dert etmiyor. Husumet kişiler arasında neredeyse yok denecek kadar az. İnsanlar konuşarak problemlerini hallediyorlar. Mahalle kültürü ağır basıyor, şehirli olmanın yozlaşmış olma bedelini ödemek de zorunda değiller gibi. Biz şehirliler, aslında farkında değiliz ancak şehirde yaşıyor olmanın ağır bedelini fazlasıyla ödüyoruz, yazları ya da fırsat bulduğumuz diğer zamanlarda da ilkel ancak huzurlu yerlere tatil amaçlı da olsa kaçmak isteyişimiz de belki tam bu yüzdendir.

adamasa

Hukuk ve kanun ihtiyacı; kargaşadan doğar. Bir yerde huzursuzluk, arbede varsa; o yerde mahkemeler ve hukukçu olmalı. Kişiler kendi husumetlerine çözüm bulamayıp, bir üçüncü kişinin müdahalesine gereksinim duydukları anda orada adliyenin olması şarttır. O gün bir okurum “arabuluculuk” la ilgili yazımda bana şöyle bir anlama gelen tweet göndermişti. “ Arabuluculuk, kadılıktır”. Hatta beni de eleştirmiş arabuluculuğu övdüğüm için.  Bu iddiayı, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk yasası daha tasarı halindeyken CHP de getirmişti. Ben de bu vesileyle, kadılıkla arabulucu arasındaki farkı tarif etmeyi isterim.

Osmanlı döneminde kadılar, yargıyı sağlardı, belediye başkanlığı yapar, kamu görevlileri hakkında rapor düzenlerler, merkezden gelen emirleri duyururlar ve sözleşmeleri onaylarlardı. Yani, bir hakim gibi gerek adaletin gerekse de hakimin yaptığı görev gibi, haklı ile haksızı tayin ederlerdi. Oysa ki, Türkiye’de benim gibi arabulucular; hukuki uyuşmazlıklarda hiç hakim gibi yargılama yapmaksızın sadece tarafların kendi iradeleriyle buldukları çözümlerle sözleşme hazırlarlar ve bu sözleşmeyi mahkemeden şerh almak üzere mahkeme kalemine sunarlar. Yani arabuluculuk, kadılık demek olmuyor. Bu arada, vatandaş için de ücret tarifesi çok uygundur, Baro’nun sayfasından teyit edebilirsiniz. Hatta daha da ilgilenenlere, benim 1,5 yıl önce düzenlediğim sempozyumun videosunu web sitemden izlemelerini öneririm.

Valla ne diyeyim arayan bulur, ben kendi hayatımda huzur arıyordum ve Allah’a şükür ne diyeyim; huzuru da buldum denebilir; Allah korusun… Hukukta da huzur olsun. Arabulucular çoğalsın, topluma barış gelsin; milleti kendi çözüm önerilerini getirecek kıvama ulaştıralım dilerim.

Adliyedeki arbedeler, insanlar arasındaki huzursuzluklar, siyasi gerilim ve kanunlardaki yetersizlikler de aynı benim gibi huzura kavuşsunlar.  Uyuşmazlıklar, uzlaşmayla giderilsin.  Yeter ki giderilsin bu anlamda bir kısım zümrenin arabuluculuğa “kadılık” ismini de vermesi bence hiç önemli değildir.   Kavram karmaşasından ziyade huzura bakalım.  Kanunlarımız, rekabetçi ortama ayak uydurup daha da çağdaşlaşmalı ancak önce zihniyet devrimi !

Huzurlu bir hafta dilerim.

Saygılarımla

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

Arayı Bul, Huzuru Al !

Gündem yoğun !!! Hem Türkiye’nin siyasi gündemi, hem merhum savcının şehit düştüğü Çağlayan Adliye’sindeki avukat geçişlerinin yapıldığı kapılardaki durum, hem Ağrı’daki teröristlerle çatışmanın sonucu yaralanan askerlerimiz, bunun gibi daha nice sorun ve sıkıntı hepsi ama hepsi bir gerilim, üzüntü sebebi, asla rahatlama yok memlekette.

Ne cinayetlerin sayısı azalıyor, ne hayvan katliamı, ne tecavüzler, ne işyerlerindeki mobingler. Bir sükut içinde olamadık memleket olarak… Kansere yakalanma riski de her geçen gün artıyor yurdum insanının.

Gerilim yüksek olunca, migren ataklarımız, alkol ve sigaraya daha çok eğilim, hukuka, adalete ve kanuni düzenlemelere, siyasi partilere, hükümete ve muhalefete söylem ve sinirimiz de dinmiyor elbette, artıyor da artıyor.

Bu ülkede yaşayıp da, tansiyon hastası olmamak mümkün mü ? Hayır değil elbette. Bakın önerim ne. “Arabuluculuk” . Zira, bu ünvanı boşyere almadım ben, ciddi çalışmalarım sonucunda avukat ünvanımın yanısıra “arabuluculuk” ünvanımı da kullanıyorum, e tabii ki uzlaşmayı önereceğim; savaş ve dövüşü değil.

Tavsiyelerim şunlardır …

1-Gelelim, tüm cinayet işlemeye meyilli olanlara; öldürmek çözüm değil; sorununuzu konuşarak halledin…

2-Gelelim, Çağlayan Adliye’sinde düzen ve asayişten sorumlu olan adli merci yani polislere… Avukatlarla anlaşın. Her Allah’ın günü avukat kapısında yaşanılan arbedeye çözüm bulun, avukatlara daha çok kapıdan geçiş imkanı yaratın.

3-Gelelim, bu hafta Ağrı’da teröristlerle çatışmada yaralanan askerlerin durumuna; ey Hükümet. Yetti gayrı bu ülkede teröristlerin ateşine şehit verilen asker sayısına ! Artık şehit ve yaralı askerlerimiz olmasın. Barışçıl çözüm önerileri getirin, biraz daha marjinal çözümlerle, temizleyin şu memleketi artık teröristlerden.

4-Gelelim, gerek insan gerek hayvanların haklarına, bedenlerine, yaşam haklarına tecavüz etme hakkını kendinde gören canilere. Yavaş olun, akıllı olun. Hiçbir canlıya zarar vermemeyi öğrenmek için önce kendinizle barışın, uzlaşın. Allah’ın verdiği canı, bir Allah alabilir.

5-Gelelim mobing davalarında işçilere zulüm eden işverenlere ve diğer davalarda karşı tarafındakilere zulüm eden taraflara; uzlaşmayı bilin; eğer işverenseniz işçinizi karşınıza alıp onunla çalışmak istemediğinizi söyleyin, adam gibi kıdem ve ihbar tazminatı ödeyin; işçinizle uzlaşın. Kazan-kazan mantığı çerçevesinde gittiğiniz zaman, şunu unutmayın kaybeden kimse olmayacak, siz de kazanacaksınız. O yüzden, bas bas bağırıyoruz; işçi işveren uyuşmazlıkları, alacak verecek ve icra işlemleri gibi özellikle hukuk uyuşmazlıklarında (cezai uyuşmazlıklar dahil değil) doğrudan dava açmaya değil, uzlaşmaya arabulucuya gidiniz.

Bu listemi arttırmak mümkündür, uzun lafımın kısası ister siyasi olsun ister hukuki hatta cezai mantık asla savaşmak değil uzlaşmak olsun. Ölen, yaralanan askerlerimiz olmasın artık, ülke kutuplaşması olmasın artık, adliyeler barış evleri olsun savaş evleri değil.

Kesinlikle ütopik değil, ben ve benim jenerasyonum, yani Özal döneminin çocukları olarak, özlemler ve beklentilerle büyütülüp, mutluluğa geç ulaşan tutku ve aşklarla donanmış kuşağız, o yüzden barışa hasretiz. Aşkı ve sevgiyi severiz. Barış ve sevgiye sahip çıkmak isteriz….Kavga ve savaş, ölüm kalım hiç bizlik değildir. Savaşların, galibi yoktur.

Biz birbirimizi sevmedikçe, kimse bizi sevmeyecektir.

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Merhum Savcının Rehni, Adliye Binası ve Silahla Adalet Arayan Garibanlar

Bu fotoğrafa bakalım dakikalarca… Ne hissediyorsunuz ? Sizi sormadan kendi hissiyatimi tanımlamak isterim.

Merhum Savcı’nın görevi başındaki çaresizliği, gözlerinin kayıklığı, mutsuzluğu, ailesini bir daha hiç ama hiç göremeyeceğini hissediyor oluşu, sessizce “ben görevimi hakkıyla yerine getiriyorum, benim günahım ne” deyişi; beni o kadar üzdü ki… Dakikalarca bu fotoya baktım. Hala daha bakıyorum. Allah tüm ailesine ve sevenlerine sabırlar versin, nurlar içinde yatsın Sayın Savcımız, kanı yerde kalmasın inşallah… Ölüme yalnız gitti, savunmasızdı; tek suçu kamuyu ilgilendiren mühim bir davaya bakıyor oluşuydu… Başka da suçu yoktu. Bu olay her Cumhuriyet Savcısının başına gelebilirdi, sadece kötü talih Mehmet Selim Kiraz’ı buldu…

Sevgili Okuyucularım,

Bu yazımı sadece ama sadece Merhum Savcı’mızın ruhuna adıyorum. Şahsen kendisini tanımasam da sevdiklerinin acısını çok derinden paylaşıyorum.Ben politikacı değilim, siyaset yapmayı da sevmem. Bu olayın siyasi boyutunu yazan köşe yazarları zaten var. Ben haddim bilerek bu yazımda değil avukat olarak, bir insan olarak tespitlerimi yazacağım.

Bu fotoğraf, büyük bir utanç kaynağıdır ve Türkiye’nin tarihine bence şu ana kadar yazılan en rezil olaylardan biridir. Yüzlerce güvenlik görevlisinin çalıştığı ve insanların adalet arayışı için uğradığı, çalıştığı bir binada; bu nasıl iştir, benim aklım ermiyor… Biz bu kadar mı savunmasız ve başı boşuz? Biz sadece tesadüf eseri mi yaşıyoruz bu memlekette? Madem savcımız rehin alındı, neden adliyenin katları boşaltılıyor da; farklı bir yöntemle gerekirse Rehin Alanlarla yapılacak bir uzlaşmayla Savcımız kurtarılamıyor ? Bu nasıl oluyor? Bunun hesabını kim verecek? Ne zaman verecek? Ölenin arkasından tedbir almışsın, giden geliyor mu ?

Bildiğim tek birşey varsa “Ecelle ölüm, şu an yaşadığımız hayatta ve Türkiye’de, büyük bir şans ve lüks”.

Bu ülkede hukuk olduğuna emin miyiz? Ben değilim üzgünüm. Bir avukat olarak, bu ülkede hukuk olduğuna emin değilim… Ben hiç bir şeyden emin değilim… Nasıl olayım ? Bu fotoğrafı hafızam, hafızalar nasıl unutsun? Bu başı boşluğu nasıl dolduracağız? Kim sesimizi duyacak ? Silahlarla çözüm olur mu? Berkin Elvan dosyası için yeni savcılar atanacak en nihayetinde… Eğer olur da bu dosyada katillerin adı tespit edilemez ve kamu oyuna duyurulamazsa, o zaman bu dosyanın diğer savcıları da bu çıkmazı hayatlarıyla ödeyecekler ?

Adliye binasına özellikle de Çağlayan Adliyesine, uğramadığım hafta neredeyse yok. Ben avukatlık kimlik kartımla girdiğim için, üstüm doğal olarak aranmaz; izin de vermem zaten. Neden vereyim ki?  Avukatlık Kanununa göre, yasal olarak üstümün aranmasına izin vermeyiş hakkım varsa; ben neden bu hakkımı ihlal ettireyim ? Bazı terörist grupların kötü niyetlerini neden biz avukatlar haklarımızı ihlal ettirerek ödeyeceğiz ki? Ancak, şimdiden başladı bile; avukatlara karşı cephe alış. Artık, bizlerin de üstünü didik didik arayacaklar. Nerede kalıyor o zaman; avukatlık cüppelerinin dokunulmazlığı….

Avukatlık kimlik kartın bile olsa, Çağlayan gibi bir Adliyeden geçiş yine de  zordur. Bir kere her kapıda baro kartını okutmanız gereken elektronik kapılar var. Dolayısıyla, sahte avukatlık kimlik kartını zaten bu kapılardan okutmak imkansız olduğundan; kapılar ve güvenlik bu tarz sahte girişlere zaten izin vermemektedir. Zira gerekirse, orada olay çıkar ve yine de geçişe izin vermez güvenlik…

Umarım, Sayın Savcı’nın öldürülüşü ve bu olayın arkasındaki tüm bilinmeyenler gün yüzüne çıkar. Savcının üzerinden de 10 kurşun çıktığı raporda netleşti, halbuki basına farklı duyurulmuştu…

Ben İstanbul Barosu Avukatlarından Gizem Tan, ekmeğimi hukuktan ve avukatlıktan kazanan bir hukukçu olarak, adliye binalarını her zaman soğuk bulduğumu söylemişimdir. Ancak Savcımızın başına gelen bu hadise, beni Çağlayan Adliyesine tamamen küstürdü. Savcımız, üstelik bir de görevini hakkıyla getiren bir hukukçu olarak ve dosyada epey ilerleme kaydetmiş başarılı bir savcı olarak; soğuk adliye binasında; çaresizce, yanında ve arkasında hiç bir savunması ve polisi olmadan böyle bir rehni ve ölümü asla haketmemişti. Sözün bittiği yerdeyiz bence…. Bence en iyisi, Çağlayan Adliyesini yıksınlar, yeni bir bina inşaa etsinler… Savcı’nın savunmasız bırakılan ruhu üzerine, o binada nasıl olacak da hukuk ve adaleti temsil edebileceğiz?

Basından takip ettiğim kadarıyla kimse şu noktaya temas etmiyor …. Gizlilik kararı olmayan her dosya alenidir, yani dosyada savcıların ve avukatların aşama kaydedip kaydetmediği Mahkeme Kalemlerinden rahatlıkla öğrenilebilinir. Bunun için silahların konuşmasına, kamu görevini yapan Saygın bir Savcı’nın hayatına kasdetmeye  hiç ama hiç gerek yoktu. Yazık oldu , çok yazık oldu !!!  Silahla çözüm asla olmaz….

Hukukun çok yara aldığı ülkemizde, bugün 5 Nisan olarak avukatlar gününü buruk bir şekilde kutlarım… Tüm meslektaşlarım ve ekmeğini hukuk yoluyla kazanan hukuk camiasının başı sağolsun… Sayın Savcımızın kanı yerde kalmasın… Ailesine sabırlar diliyorum…. Umarım Savcı’mızı yapayalnız kaderine terk ettiren zihniyet, yapayalnız kalır…

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Her şeyin Bir Zamanı Var….

Zaman bu, geri gelmiyor geçip gidiyor… Tutamıyorsun … En azından ben tutamıyorum, halbu ki tutabilirim sanırdım.. Zira saçlar beyaz veriyor arada; pis pis sırıtıyor kahverengi saç tellerimin arasında .. Yüzümde gözümde bir şey yok henüz ancak kahpe zaman işte; zamanla olacak biliyorum… Bir tek o değil ki … Yaşlanmak korkusu değil ki… Zaman kavramı bence en kahpe sorun… Keşke zaman hiç olmasa… Saatleri istediğimiz tarihe geri çekebilsek, istediğimiz zamana taşıyabilsek ileri götürebilsek… Şu kahpe zaman sorununu çözebilsek … Gerekirse dünya dursa, ancak kaçan zamanı geri getirebilsek arada bir… sadece sıkıntılı zamanları silebilsek, en mutlu olduğumuz anları bir daha bir daha yaşayabilsek… Nerde dostum, nerde…

Peki, birşeyler için doğru zaman var mı ? “Sil baştan başlamak devam etmek lazım hayata baştan ” bu şarkı gibi değil kasdettiğim… Zaman geri gelmez ki. Neyi sileceksin.. Silsen o zamanki haline, ruhani dünyana gidebilcek misin ? Nahh gidersin, nereye gidiyorsun… Zamanla sevişmeyi bil, yoksa bu kahpe zaman cehenneme çevirir vallahi dünyanı …

Bakın kum saatime… Akan kumlar aktığı gibi aşağıya iniveriyor; hiç sormadan bile… Geçip gidiyor, lönk diye kalıveriyor insan…

zaman

Şimdi üstadım diyelim ki, doğru zaman var evet … Peki ne için?  … Doğru zaman var, olmalı…

İnsanların kendilerini Allah olarak görmemeleri için; karşılarına çıkan olaylarda bunu anlamaları için yeteri kadar çuvallamaları için,

Hatasız kul olmayacağını, kimsenin her kararı ve davranışının doğru olamayacağını anlaması için herkesin hayattan desturu alması için,

Kanunlarda yer alan her düzenlemenin mantıklı olmadığını anlamaları için yeteri kadar şikayet ve itirazın oluşabilmesi için,

Adli kolluk güçlerinin bu ülkede daha çok eğitime tabii tutulması için çok sayıda vatandaşın her anlamda canının yandığının hükümetçe anlaşılması için,

Yargıtay’a giden ve yıllarca dosyasına karar çıkması için bekleyen vatandaşların manevi olarak ızdırap çektiğinin yargı birimlerince anlaşılagelmesi için,

Avukat Asgari Ücret Tarifesinin çok düşük olduğunun barolarca anlaşılması ve Türkiye Barolar Birliği’nin yeni düzenlemeye gidebilmesi için,

Savcı ve hakimlerin kendilerini bu ülkenin hükümdarı olarak görmemeleri için denetime daha sıkı tabii tutulmaması gerekliliğinin HSYK tarafından anlaşılabilmesi için,

Tüm idari ve resmi birimlerde çalışan memurların memur olma zihniyetinden çıkmaları ve daha fazla canla başla çalışabilmeleri için maaşlarına teşvik primi usulü getirilmesi gerekliliğinin Bakanlıkça anlaşılabilmesi için,

Adliyeler ve Avukatlar için getirilen UYAP’ın daha verimli çalışması gerekliliğini yine tüm memleketteki hukukçuların anlaması için,

Adalete daha rahat ulaşılabilmesi ve anlaşmazlıklara uzlaşma fikrinin gelebilmesi için “Arabuluculuk” fikrinin tüm Türkiye’de yaygınlaşması için

DOĞRU ZAMAN VAR….. GEÇ OLMASIN, GÜÇ OLDUĞU KESİN … NE DİYEYİM… ZAMAN GEÇİYOR TİK TAK TİK TAK….GEÇTİ BİLE….SOĞUK SU NEREYE KADAR İÇECEĞİZ ? SU ISINSIN BİRAZ, ILIK İÇELİM ARTIK..

Zamanın kıymetini bileceğiniz, güzel bir hafta dilerim.

Saygılarımla,

Avukat/ Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Aşk Mağdurları İçin Yukarı Tükürsen Bıyık Aşağı Tükürsen Sakal

Efenim, bu haftaki yazıma neden böyle bir başlık attığıma gelince..

Hemen söyleyeyim… Bu yıl yine Antalya Portakal Film Festivali ve diğer ulusal ve uluslararası Film Festivalleri için polisiye tadında bir kısa film için kolları sıvamış bulunuyorum.. Anımsarsanız, getiğimiz yıl da katılmıştım. Bu yıl ki başka olacak, zamanı gelince buradan daha ayrıntılı yazacağım. Buradan yılların tiyatrocusu aynı zamanda hukukçu kimliği olan, beni çocukluğumdan beri tanıyan ve tiyatro, sinema aşkımı bilen ve beni destekleyen; aynı zamanda çok başarılı bir avukat olmamı isteyen Sayın Metin Akpınar’a teşekkürlerimi sunuyorum. 5 gün önce kendisiyle kısa filmim üzerine sohbet etme şansım oldu ve değerli fikirlerini aldım. Kendisini merak edenlere söyleyeyim, hala son derecede parlak bir zekası ve sanatçı ruhu var, yıllar kendilerinden hiç bir şey götürmemiş, eksiltmemiş. Hala kendisini izlediğimiz Türk filmlerindeki gibi neşeli, muazzam espri kabiliyetine haiz ve en önemlisi kibar ve anlayışlı, tiyatro üstadı ve sanatkar…

Filmimin senaryosu için bu sefer profesyonel bir ekiple çalışıyoruz, geçtiğimiz yıl daha amatör bir çalışma yapmıştık (merak edenler için google’a “Onu Araken Gizem Tan” diye yazınca 1 dakikalık bir trailer çıkacaktır buradan izleyebilirler) . Filmimizin kısa özetini sorarsanız ki daha çok ham, aşık bir kadın cinayet işliyor ve aklını kaybetmiş bir şekilde kendisini küvette buluyor. Kendisini öldürmeden, cinayeti işlediği ve hala çok aşık olduğu adamın bedeniyle konuşuyor sanki hiç öldürmemiş gibi. Ayrıntıları sonra paylaşmak isterim sizlerle… Hobi niyetine yürüttüğüm sinema çalışmalarımdan yönetmen ve yapımcı arkadaşlarım dahil bıktılar, zira hepsinden daha çok fikir üretebildiğim ve çeşitli senaryoları profesyonel senaristlerden daha hızlı bitirebildiğim için kıskanıyorlar olsa gerek :))) şaka şaka, latife yapıyorum. Ben , bu gidişle ölene kadar her yıl minimum 1 festivale katılırım gibi; hatta sizlerle “gofretine” iddiaya girelim, tüm festivallerden birer tane ödül toplayabilecek kadar başarılı polisiye kısa film senaryoları üreteceğim; zira vakit bulursam uzun metrajlı da olabilir neden olmasın ?

S izce aşktan öldürmek mi daha iyi, ölmek mi?

Bence, ikisi de değil…

Hiç ayrılmazlar dediğim bir çifti daha boşuyorum. Anlaşmalı boşanma ancak, başında çekişmeliydi hem de ne çekişme. İnsan bu kadar çok boşanma görünce ve hırpalanan tarafları diyor ki, “Evliliği kendim için istemiyorum.” “Ayrılmayı kendim için istemiyorum” ve en tuhafı ne biliyor musunuz “Aşkı kendim için istemiyorum”…

Boşanma oranlarının bu kadar yoğun olduğu ülkemizde, evlenmekten ve aşktan korkmamak mümkün değil. Bakın, aşağıda evli olanların, evliliklerine verdiği puanlara ilişkin bir anket….Ya siz olsanız kaç verirdiniz?

evlilik_1

Aldatılma ya da diğer müşterek hayatı imkansız yapan sebeplere neredeyse her evlilikte rastlanılıyor ve neredeyse her evlilikte tatsızlıklar olabiliyor; ayrıca her ilişkide olduğu gibi evliliklerde de mutlaka taraflardan biri diğerini daha çok seviyor ve daha aşık oluyor; ve ilişki tam normale girdiğinde ve sorunlar biraz geride bırakılıyor gibi olduğunda mutlaka o diğer az seven tarafın büyük bir falsosuyla darmaduman oluyor evlilkler. Sıkıyorsa o daha aşık ve seven taraf ki, bu da genelde kadın oluyor, ayrılığa ya da boşanmaya ikna olmasın diğer taraf burnundan kan getiriyor…

O yüzden, çekişmeli boşanmaları azaltabilmek ve tarafları “anlaşmalı” boşanmaya ikna edebilmenin bir diğer yolu da; aşık ve daha çok seven tarafa karşı tarafın evliliği bitirmede ve ayrılmada kesin kararlı olduğunu anlatabilmek ve uzlaşmaya davet edebilmektir. Yani fazla aşık ve evliliğin devamını direten tarafa “bu aşkından vazgeçmesini” kabul ettirebilmek ve işi yokuşa sürmeden, kendi haklarını da güvence altına almasına destek olacak bir avukatı temin ederek, bekar hayatında başarılar dilemektir; zira “uzlaştırıcı kimlik” bunu gerektirir…

Aksi takdirde; hele ki karşı taraflar bir inatlaş; bir seni istemeyene kendini yamamaya kalk bak o zaman görürsün anyayı konyayı…Boşanmazsan,; karşı taraftan nafaka dahil alamazsın; eğer karşı taraf ekonomik anlamda daha güçlüyse ve bir de çocuk varsa ortada hele bir de 3. Kişiler; işte savaşı o zaman gör…Çocuk ayrı hırpalanadursun, sen ayrı…

O yüzden boşanmaya maruz kalan ve karşı tarafın daha az aşkı ve sevgisizliğine maruz kalan taraflar; bırakın şu inadınızı; onurunuzu ve gelecek günlerinizi  kurtarın, yeniden sevin, aşık olun; bırakın karşı tarafın sizi sevebilme ve yeniden daha çok aşık olabilme ihtimalini; bırakın kendinizi aşkınız için hırpalamayı ve öldürmeyi; ve bırakın karşı tarafın gırtlağına yapışıp; karşı tarafı öldürmeyi; anlaşmalı boşanmaya yanaşın…. Akan su yolunu buluyor elbette…bulacaktır da….

Saygılarımı sunar güzel ve aşk dolu bir hafta dilerim….

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

twitter @avukatgizemtan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

Yasa Gereği Flört Edebilen Ancak Müsait Olmayan Kadınlarız

“Bir kadını 40 erkek ister 1’i alır, bir adamı 40 kadın ister; 40ı da alır çünkü erkek vicdanlıdır, kıyamaz hiç bir kadını değerlendirmeden göndermeye :))).”

Bu  şu aralar sosyal medyada dönen espri konularından biri.  Erkek kadın arasında  sadece biyolojik fark yok malesef, bu memlekte yasalar ve diğer düzenlemeler de malesef bu eşitsizliği destekler nitelikteler.

Biliyorsunuz ki, Türk Dil Kurumu’nun (TDK), sosyal medyada oldukça tartışılan ‘müsait’ kelimesi için verdiği karşılık, TBMM Genel Kurulu’nda da gündem oldu.  Konuyu Genel Kurul’da gündeme ilk olarak HDP İstanbul Milletvekili Levent Tüzel getirdi: “Bu iktidarın zihniyeti bakıyoruz Türk Dil Kurumu’nda karşımıza çıkıyor. ‘Flört etmeye müsait’ diyerek bir kez daha kadını hakir gören, aşağılayan, eşitsizliğinin üzerine vurgu yapan, cinsiyetçi sömürüye açık bir söylem…”

Ben de baktım, bakmam mı, TDK internet sitesindeki sözlüğünde “müsait” kelimesinin anlamlarından biri, “fl ö rt etmeye haz ı r olan, kolayca fl ö rt edebilen (kad ı n)” olarak açıklanıyor.

Tecavüze uğrayan kadın, namussuz gözüyle bakılan kadın, mahkeme önünde erkeğin karşısında mağdur olan yine kadın, nedir bu kadın mağduriyeti; bu eşitsizlik ne zaman son bulacak kardeşim….

Hem sonra kolayca flört edilen erkeklere ne denir, p… mi yoksa başka bir şey mi ?  Neden buna açıklık getirilmiyor hı? Sonra bekleyelim kanunlarımız Avrupa Standartlarında, Avrupa Birliği’ne yakışan yasalardan olsun.

Bir de şu var zina ve kürtaj’da zaten hep kadın suçluydu; buna şimdi bir de flört eklendi.

Ayrıca bildiğim kadarıyla flört çift taraflı yaşanıyor. Erkek ve kadın flört etmeden hayat arkadaşlarını bulamazlar bu bilinen bir gerçektir.  Bu  kadını aşağılayan düzenlemleri getirenler müsait olmadıkları gibi flört de etmiyorlarsa hiç birinin sevgilisi, karısı, kocası yok mudur acaba?

flort

İlla flört edilince, seks de yapılmış olmuyor.  Zira, bu düzenlemeyi getirenlerin aklı başka yerde olsa gerek.

Dişi köpek kuyruk sallamadan erkek köpek gelmez, yanaşamaz denir ancak çoğu flörtü de başlatan kadın değil erkektir biliyorsunuz. Ya buna ne demeli?

Kürtaj ve zinadan sonra şimdi de sıra flörtte demek ki, zaten bunların hiç birinde erkek yok ne yapıyorsa hep kadın yapıyor.  Şeriat kanunlarının mantığında da kadını aşağılama, hor görme vardır.  Kadın yüceltileceğine hep yerin dibine vurulur, adam yerine konmaz. Ülkemizde de malesef çoğu doğu şehrinde aileler çocuk sayılarını verdiklerinde kız çocuklarını, çocuk sayısına dahil etmezler asla.

Umarım ülkemize şeriat kanunları gelmez… zira görünen köy de kılavuz istemez ama.  Belki yıllar öncesinde TDK’nın kapatılması konusu tekrar gündem kazanır; ancak bu da sonuç değil ki; mantalite değişmedikten sonra….

Zira yazımı sonlandırıken, ben ve benim çevremdeki çoğu bekar bayan arkadaşım FLÖRTÜ severiz bizi HAKEDEN SEVDİĞİMİZ ADAMLA,ancak MÜSAİT DEĞİLİZ….

Saygılarımla,

Avukat/Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Örümcek Adamlar ve İşçi Güvenliği

Siz hiç örümcek adam gördünüz mü, ekmek paralarını bir ipin ucuna bağlı olarak kazanan işçileri ? Ben gördüm bakın…

IMG_2427_1

Bu işçiler koskoca gökdelenlerin camlarını şu gördüğünüz hiç bir güvenliği olmayan iplere bağlı bir şekilde temizliyorlar. Her bir katta aşağı yukarı 60 cam var ve gökdelenler minimum 9 katlar. Artık siz düşünün gerisini…

Bir elleri bağlı oldukları ipi tutarken, diğer elleriyle de cam silleri ve sabunlu bezleri tutuyorlar. Şimdi size ne hatırlatacağım.. İnşaatlarda iş güvenliği anlamında ihmalkarlığa ve işverenin gerek ağır kusuru, gerekse de taksirli eylemleri sonucu inşaatın tepesine güvencesiz çıkıp da sağlam bir şekilde evinin yolunu tutamayan kaç tane işçi oluyor biliyor musunuz? Nerden bileceğiz…. Basına yansımayan ve üstü kapatılan o kadar çok işçi ölümü var ki bu memlekette.

Zaten işçi ölümlerinde hiç bir işveren de sorumluluğu kabul etmez. Sorumluluğunu bertaraf etmek için elli takla atar. Borçlar Kanunu anlamında işverenin sorumluluğu ve inşaat sahibinin sorumluluğu yani kusursuz sorumluluk durumları yasada düzenlenmiş düzenlenmesine ama bir de uygulamaya bakalım, tam br facia..

Malum, işveren gereken önlemlerin alınması için mutlaka işyerinde işçilerden sorumlu müdürleri gerekli ikazları yapmıştır. Yapmıştır yapmasına ancak işçi eğitimsizlikten mi, işvereni dinlemediğinden mi hep kendi kusur ve hatasından dolayı inşaattan düşer ölür ya da sakat kalır zaten; değil mi !!! Duysanız da inanmayın.

Zira bu durumların, çoğu işverenlerin umurunda olduğunu bile sanmıyorum, onlar işçi ailelerine cüzi tazminatları verdikten sonra kendi lüks teknelerinde ya da evlerinde dinlenmeye çekilip, konunun basına yansımaması için 50 takla atıyorlardır; ancak ateş tabii ki düştüğü yeri yakıyor. Tabii öyle, işverenin karnı tok, sırtı pektir; işçi garibandır. İşçi, bareti, ipi önemsemez; mesaisi sonunda eve götürebilecek ekmek parasının derdindedir işçi.

Bu tarif etmeye çalıştığım işçilerin iş kazalarına kurban gitmesinin altındaki gerçek şudur ki, iş güvenliğine çok da önemin verilmediği bir ülkede yaşamaktayız. Zira, İş Mahkemelerinde işçilerin işverenlerin karşısında 1, 0 galip olduğu söylenir; bu doğrudur doğru olmasına ancak yukarıda bahsettiğim sus payı niteliğindeki tazminatları almaya mahkum edilen işçi aileleri, iş mahkemelerine bile gitmeye cesaret edemezler; tükenmişlerdir çünkü. Bu aldıkları tazminat miktarı da öleni geri getirmez maalesef.

4857 sayılı kanunun 80. maddesine göre 50 ve daha fazla personeli bulunan şantiyelerin İş Sağlığı ve Güvenliği (ISG) kurulu oluşturma zorunluluğu bulunmaktadır. Kurulun amacı çalışanları ve yönetimi bir araya getirerek, sağlık ve güvenlik problemlerine çözümler üretilmesi, eğitimlerin yapılması ve gerekli bilincin oluşmasını sağlamaktır. Sizce bu kurul kaç tane işyerinde oluşturulmuş ve gerekli denetimleri, yönetimleri yapmakta aktif rol oynamaktadır? Kaç tane işverenin sizce, İSG sistemi kural ve yönetmeliklerine uyup uymadıkları  sorulmaktadır?

İş kanunu ve ilgili tüzük ve yönetmelikler kapsamında  yapılan bir araştırmada, işyerindeki kazaların önlenmesinde kişisel koruyucu ekipman ve malzemelerin kullanılması konusu araştırılmıştır. İşverenin kontrolü ve bilgisi dahilinde, çalışanlara bu malzemelerin temini oldukça önemli bir husustur. Cevaplara göre şirketlerin %43’ü sadece şirket elemanlarına, %27’si bedeli mukabili ve %18’i de bedelsiz olarak altyüklenicilere de İSG ekipmanlarını temin etmektedirler. Burada çoğu şantiyenin kişisel koruyucu ekipman tanımından anladığının baret, emniyet kemeri gibi basit ekipman olduğu da gözlenmiştir ve bu da bahsettiğim anlamda işçi güvenliğinin sağlanması konusunda çok yetersizdir.

Tüm bu ve benzeri işçi güvenliğinin sağlanması açısından gerekli olan işveren yükümlülükleri yeniden düzenlenmeli ve bu yükümlülüklere uymayan işverenlere yasa, ciddi para cezaları getirmelidir. İşçi kazalarının azalması ve gereken önlemlerin işverenlerin desteğiyle sağlanması ve arttırılması dileklerimle.

Saygılarımla

Avukat/ Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Sebastian Ümitsizliği Yok Etsene !

Geçtiğimiz hafta bir iş vesilesiyle doğduğum ve büyüdüğüm şehir olan Ankara’ya gittim.  Kar, kış, kıyamet demeden arabamla hem de. Her nedense bu şehirle bir türlü barışamamışımdır, aramda hep bir mesafe vardır. Hep derler ya, “Ankara’ya gitmenin en güzel yanı, İstanbul’a geri döneceğini bilmektir”. Zira, Ankara’yı benim için güzelleştiren tek yan belki de çocukluk anılarım ve ailemin varlığıdır.

Adliyede işlerimi bitirdikten sonra çok eski bir restaurant vardır Gazi Osman Paşa’da oraya gideyim, dedim.  İçeride kimsecikler yok, kocaman bir şömine içinde cayır cayır yanan bir ateş sadece, hemen kuruldum köşesine.  Hemen sonra, aşağı yukarı 90 yaşlarında bir beyefendi geldi ve arkamdaki masaya oturdu . Fazla bakmadım yüzüne, kimdir, kimlerdendir, bir tanıdık olabilir mi diye,  pek adetim değildir etrafımdaki insaları incelemeyi sevmem. Sonradan öğreniyorum, hepimizin bildiği çok önemli bir gazetecinin babasıymış meğer, hem de avukat yani benim üstadım oluyor kendileri…

Bir 15, 20 dakikadan sonra bana şöyle seslendi “Kızım, ne arıyorsun ateşin içinde ? “.  Öncesinde üstüme alınmadım ama bir daha yenilemesine gerek kalmadı bu soruyu, zira benim dışımda başka kimse de  yoktu, içeriye girerken hatırladığım kadarıyla; zaten orada,en azından alık alık ateşe bakan kimse yoktu.  Hemen başımı çevirdim ve dedim ki, biraz utangaç, biraz da mahçup ve o an için sanki dert ortağı bulmuşçasına yüreğime gelen ferahlığın ahengiyle  “Ümitsizliği, her anlamda yakmak istiyorum, her anlamda olanını.” dedim.  Beyefendi bu sözümden sonra bana “Ne iş yapıyorsun ? ” dedi.  Ben de “Ben avukatım ” dedim. “Müvekkilleri için, adaleti sonuna kadar zorlayan bir avukatım.”   Beyefendi, “demek avukatsın, gel öyleyse” dedi ve beni masasına davet etti.  Elleri titeye titreye cüzdanından bir kart çıkardı ve bana 60 yıl öncesine ait Ankara Barosuna mensup olduğunu gösteren avukatlık kimlik kartını gösterdi.  Gözlerim bir doldu bir doldu anlatamam size.  Buradan üstadıma saygılarımı sunuyorum.  Bu yazımı da okuduğunu biliyorum.

Üstadlardan öğrenilecek çok şey var.  Üstelik hukuk biliyorsunuz güncel olayları, siyaseti ve en önemlisi genel kültürü de içinde barındırıyor.  Bu konularda eksik olanın iyi hukukçu olabilmesine şaşarım.  Değerli üstadım, Atatürk dönemini, ihtilal dönemlerini, herşeyi ama herşeyi yaşamış; son derecede donanımlı ve yaşına rağmen aklı 20lik delikanlılardan daha iyi çalışıyor yemin ederim.  Şu anki hukuk sistemi de dahil, mevcut siyasal sorunlar, yargının bağımsızlığı, adliye ve adalet sisteminin bozukluğu, Şike Davası, Ergenekon ve Balyöz Davası da olmak üzere her konuyu tartıştık denebilir.  Çok lezzetli bir sohbetti , hatta masamız vakit ilerledikçe iyice kalabalıklaştı, zira beni İstanbul’da bilenler kalabalık yemek sofralarımızı da bilir, sosyal olmak ve insan sevgisi mesleğimizin de bir parçasıdır.  Sohbet, sohbeti açtı; aklımdaki tüm soruları sorabildim; öngörüsü bu kadar yüksek bir hukukçunun avukatlık ve kanun konusunda öngörüsünden yararlandım.

hukuk9

Kendisine bir soru sordum, “Ümitsizlik her yerde.  Sizce bu ümitsizliği yok etmek mümkün mü ?” Bana ne kasdettiğimi sordu.  Dedim ki “Ümitsizlik insanın doğasında var üstadım, ümitsizlik,  mutsuzluk, sıkıntı ve acı olmadan; avukata gidilmez.  Ancak bunlar olacak ki, avukatın kapısı çalınsın.” Hemen lafımı kesti ve dedi ki, “Kızım, ümitsizlik olmadan hayat olmaz.  İnsanlar ümitsiz ve mutsuz olmamak ya da böyleseler de bu durumu değiştirmek için kanunlar çıkaracak, hukukçular yetiştirecek ve böylece de nizam olacaktır.  Nizam olacak ki, insanlar hak adalet arayışına girecekler ve bulduklarında mutlu olacak, yaşama sıkı sıkıya bağlı olcaklardır.”dedi.

Değerli üstada bir de şu soruyu sordum, hukukta ümitsizlik nasıl kaybolur yani “İlk derece mahkemesinin kararlarını değerlendiren Yargıtay, gerçekten de yeteri kadar ihtimamı gösterip, ilk derece mahkemesinde hakkını arayıp da bulamamış ve ümitsizlikten kıvranan tarafların davasını yeniden inceleyebilecek kadar vakit ayırabiliyor mudur sizce, ne dersiniz ? Ya da diyelim Yargıtay’da dava bozuldu ve ilk derece mahkemesinde yeniden incelemeye gitti, sizce bu durum ilk derece mahkemesinin verdiği eksik ve hakkaniyete aykırı kararı yok edip, yerine adil kararı vermesi ve ümitsizliği yok etmesi için kafi midir ?”  İşte bunu bilmiyoruz, emin değiliz ; zira üstad da emin değil.  Sanırım, üstadın emin olmadığı ve ümitsiz baktığı bir konuyu bulmuş oldum …..

Ne diyeyim, Allah bugünlerimizi aratmasın, ümidimiz ölmesin hiç bir konuda ne hakta ne adalette… Avukat olarak elimizden gelenin en iyisini yapalım, müvekkillerimizin hakkını sonuna kadar arayalım.

Sebastian oğlum, ümitsizliği tamamen yok etsene …

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Psikolojimden Çek Düşüncelerini, Ellerini !!! Kanun var Nizam var !

“Çok mutsuzum avukat hanım.  Herkes ruhumda yara oluşturuyor, biriyle uğraşsam; diğeriyle uğraşamıyorum. Kocam beni sabah akşam yıllardır dövüyor, sövüyor hemi de çocukların yanında. Aşağılıyor beni.  Dost hayatı yaşadığı kadınlardan tuhaf tuhaf öğrendiği seks hareketlerini üzerimde deniyor nicedir; cinsi sapıklar gibi. Son aylarda bana elini sürmüyor; sadece tokat atmak için ya da hatırlar mısınız bir dönem “İtilmişle Kakılmış” vardı; işte oradaki İtilmiş gibi saçlarımı arkadan kavrayıp kafamı sağa sola çekiştirirken kafamın üst kısmına dokunuyor pis elleriyle.  Bu durumdan kurtulmak için kara kara düşünüyorum, kocamın evinden 2 çocuğumu da alıp kaçsam yine de çözüm değil, zira bubam bana sanki fahişeymişim gibi davranıyor; böyle bir adamla evli olduğum için benden utandığını; çevrenin benim onun kızı olduğumu bilmesini istemediğini söylüyor. Anamı deseniz, benim deli olduğumu böyle bir adamla evliliğimin beni kötü yola düşüreceğinden emin; yani bana fahişeliği yakıştırıyor demek ki bilinçaltı…  İşim derseniz, bir restaurantta mantı, börek açıyorum son aylarda, günlük 50 TL karşılığı orada da restaurant şefi bana asılıyor, hem sarkıntılık yapıyor hem de benim gerizekalı olduğumu ve hamuru bile açabilecek kadar kapasitemin olmadığını, sadece bana acıdığı ve eve ekmek götürmem gerektiğini bildiği için işime son verdirmediğini söyleyip duruyor.”

İşte sizlerle yakın zamanda dinlediğim bir hikayeyi paylaşıyorum sevgili okuyucularım.  Tüm bu satırlarda okuduğunuz cümle ve eylemler “psikolojik taciz”e örnektir.    Tecavüz ve taciz illa iradesi dışında bir kadının cinsel organına erkek organının ya da erkeğin egemenliğindeki bir cismin girmesiyle meydana gelmez. O sadece cinsel tecavüz ve tacizin bir türüdür.

Eğer psikolojiniz yakınınızdaki veya uzağınızdaki bir kimsenin eylemi veya bir sözüyle kötü etkileniyorsa psikolojik tacize maruz kalıyorsunuz anlamına gelir ve bazı durumlarda sizi üzen ve mutsuz eden kişiyle görüşmeyi kesmeniz o kişiyi cezalandırmak için yetebilecek kadar etkili olmayacaktır.   Örneğin yukarıdaki durumda bu kadına yerimde olsanız ne yapmasını önerirdiniz? Ben hemen söyleyeyim, kocasına hemen bir boşanma davası; ayrıca hem koca hem de ana ve babasına manevi tazminat davası bir de üzerine bu kişiler hatalarını insanlık anlamında da anlayana kadar görüşmeme cezası artı işyerindeki şefine de yine manevi tazminat davası ve işyerine de mobing davası açmak, başka da önerebileceğim bir fikir yoktu zaten. Hepsi bu kadar !! Yani böyle durumlarda uzlaşma bile çözüm getiremez. Allah muhafaza, insanların mutsuzluk ve huzursuzluktan kendini astığı, intihar ettiği şu dönemde; mağduru da koruyarak kökten çözümler getirmek gerekir.

page_psikiyatrlar-anlatiyor-erkekler-niye-tecavuz-ediyor_153671937

Bir de şu var; mesleki deneyimlerimden yola çıkarak bu gibi hallerde; tacizi yapan, üzerinizde psikolojik baskı kuran ve sürekli sizi mutsuz eden gerek yakınızdaki kişiler aileniz , eşiniz ya da arkadaşınız, işvereniniz de olsa; size karşı tacizde bulunduklarını asla kabul etmeyeceklerdir. Öyle ki, her ne diyorlarsa ya da yapıyorlarsa sizin yararınız, menfaatiniz için yaptıklarını söyleyeceklerdir klişe laflarla.

Zira, psikolojk tacizi ispat etmek diğer cinsel tacizi ispat etmekten de daha zor olacağından; sizce bu durum yargısal aşamada tacizi yapan kişinin ekmeğine bal mı sürüyor dersiniz?

Hayır tabii ki, tacizi yapanın psikolojik bile olsa tacizi yaptığını ses kayıtlarıyla, tanıklarla ve diğer kanuni delillerle ispatlamamız mümkün olabilecektir.  Yeri gelmişken geçenlerde aldığım bir emaile de buradan cevap vermek isterim; devamlı sözlü hakarete ve sözvmeye maruz kalan işçiler ya da bireylerin ses kaydı almaları hukuken yasaklanmış bir hal değildir. Ancak mahkemede, karşı tarafın izni olmadan alınan bu kayıtları, mahkemeye sunmamız hakimin takdirine bağlıdır. Psikolojik tacize maruz kalan bazı müvekkillerimin de benden onay alarak kayıt almışlığı vardır, daha sonrasında bu aldığımız kayıtları mahkemede 1. dereceden delil olarak kullanmışlığımız da olmuştur.

Bütün hafta Merhum Özgecan Aslan’ın hikayesini dinleyerek ve acılı ailesine bir nebze de olsa destek olarak geçti, her üzülen vatandaş gibi ben de üzerime düşeni yaptım. Avukatlık zor mesleklerden, ancak bir de vicdanınız varsa ve insanlara yardım etmeyi seviyorsanız mucizeler yaratabiliyorsunuz. Bir önceki yazımda da söylediğim gibi, Türk Ceza Kanunun yeniden düzenleneceğini ve bir takım suçlar için cezaların caydırıcı olması için arttırılacağından adım gibi eminim. Basın ve Medya’nın rolü de bunda çok etkilidir, zira gazeteciler ve medya olmadan kamuoyunda hiç birşeyi duyurmamız mümkün olamayacaktır.

Psikolojimiz de en az bedenimiz kadar önemlidir, temiz tutalım kirlenmesine engel olalım. Cinsel tecavüze veya psikolojik tacize maruz kalankar, kaşındıkları ve buna davet çıkaran davranışları sergilediklerinden değil; bu davranışları yapanların caniliklerinden ve edepsizliklerinden mağdur durumdalardır. Hadlerini bildirmek için de Allah biz hukukçuları yaratmıştır diyelim, tecavüzün her çeşidinin bitmesi ümidiyle….

Saygılarımla

Avukat /Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

Merhum Özgecan Aslan ‘ın Katillerine Dayak Cennetten Çıkmadır

Merhum Özgecan Aslan’ın tecavüze uğraması, sonra da vahşice öldürülüşüyle ilgili öncelikle bir kadın olarak, sonra da bir insan, avukat olarak  duyduğum üzüntü ve öfkeyi, çaresizliği köşemden haykırarak yazıyorum. Zira, bugün Tarsus Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Birimiyle de görüştüm ve Özgecan Aslan’ın ailesine gönüllü avukatlık desteği vermek istediğimi söyledim; bu benim bir görevimdir; tıpkı ceza alanında uzman diğer avukatların yapması gerektiği gibi.

Tek suçu, bir Allahsızın minibüsüne binmek  bir de kadın olması Özgecan’ın.  Bir abazanın aynı zamanda insan bile denemeyecek kadar gereksiz bir varlığın sapıklığına kurban gitti. Katili ve ona yardım eden diğer 2 caniyi kınıyoruz tüm Türkiye olarak ancak, onlar bundan da anlamaz ki. Onları diri diri yakmak belki de gömmek gerekir… Bazı suçlar vardır, Ceza Kanununu aşan bu da öyle bir suçtur işte… Cezası ayrı verilmesi gereken. Bu hadım olabilir, işkence olabilir; belki ceza sistemi Ortaçağdaki gibi “kısasa kısas” mantığıyla işleyebilirse, o zaman bu caniler biraz cayabilirler belki….

Tüm Türkiye’yi yasa boğdular, masum bir ailenin canına okudular, kızlarını aldılar, hem de hiç bir günahı olmayan gencecik bir kızı….Acımız büyüktür, hepimizin kızı, kardeşi, eşi, dostu var; bu durum hepimizin başına gelebilirdi. Bu olaya sahip çıkalım, yarın bir gün unutulmasın.  Daha nice Münevver Karabulut cinayetleri, Özgecan Aslan Cinayetleri görmeyelim; bu sapıkları tamamen yok edici yasalar çıkartalım; öyle yasalar olsun ki bu sapık, caniler Caysınlar hiç bir suç işleyemeyecek kadar etkisiz olsun bu mikroplar…

ozgecan_4484

BU VAHŞETE BİR SON VERİLMELİ … KADINA KARŞI ŞİDDET VE VAHŞİCE İŞLENEN BİR CİNAYET, KURBAN 20 YAŞINDA MELEKLER KADAR MASUM BİR GENÇ KIZ SUÇU SADECE MİNİBÜSE BİNMEK.  BİR BAKIN BAKALIM CEZA KANUNUNDA BUNUN CEZASI NEDİR ? AĞIRLAŞTIRIMIŞ CİNAYET YA DA VAHŞİCE ÖLDÜRMENİN KARŞILIĞINDAKİ CEZA KAFİ MİDİR ACABA ? ÖZGECAN’IN ANNE VE BABASINI BİR NEBZE RAHATLATABİLECEK ÖLÇÜDE MİDİR?

Allahtan ailesine başsağlığ, Özgecan’a da rahmet diliyorum; yeri cennetlik olsun; ruhu şad olsun.  Özgecan’ın katilini ve katiline yardım eden diğer 2 kişi (şimdilik bildiğimiz 2 kişi)  savunmak isteyen hiç bir avukat olmayacaktır eminim olmasın da zaten. Her ne kadar Anayasal bir hak da olsa; Caniler, savunulamaz savunulmamalıdır; en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

TCK’da cezaları en ağırlaştırıcı hapis cezası olsa bile bu bile yetmez yetmez. Hadım getirin, işkence getirin, idam getirin şu yasaya da, TCK ‘da CEZALAR BİRAZ CAYDIRICI OLSUN !!!! CAYDIRICI !!! DAHA FAZLA KURBANLAR GİTMESİN !!! AİLELER KIZLARINI BİR HİÇ UĞRUNA, CANİLERİN CİNSEL SAPIKLIKLARI YÜZÜNDEN, VAHŞET SONUCU TOPRAĞA GÖMMEK ZORUNDA KALMASINLAR…

Allah, hepimizi Allahsızlardan korusun. Okuyucu kitlelerimiz geniş, toplumun farklı kesimlerine kadar ulaşabiliyoruz dolayısıyla tüm toplumu elimizden geldiğince biliçlendirmektir bizlere düşen. Yasa koyucuların farkındalıkları yüksek olsunlar, CEZA KANUNUNDA DÜZENLENEN BU VE BUNUN GİBİ DİĞER VAHŞİCE İŞLENEN SUÇLARIN CEZALARININ AZ OLDUĞUNU BİLSİNLER, FARKETSİNLER ARTIK !!!

Bu ülkede kadın olara yaşamaya korkar olduk artık….

Daha fazla Münevver Karabulutlar, Özgecan Aslan’ları toprağa gömmeyelim; kadın olmanın bedelini ödemeyelim. Özgecan Aslan ve daha nice basına yansımayan fazla bilinmeyen ve konuşulmayan cinayete kurban giden  masum bedenlerin ruhu şad olsun, Allah’tan rahmet ailelerine de sabırlar dilerim.

Saygılarımla

Avukat Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

gizem.tan@dgtanhukuk.com