İhya Davası Nedir? Ne zaman açılabilir?

Sevgili Okuyucularım Merhaba,
Alacağınızı tahsil edemeden borçlu şirket ticaret sicilinden mi silinmiş? Ne yapmalısınız şu halde?
Şirket ihya davası, tamamlanmamış tasfiyelerin tamamlanmasını sağlayan bir müessesedir. Şirketin tüzel kişiliği ticaret sicilinden terkin edilmesi ile sona erer. Tüzel kişiliğin sona ermesi için de, tasfiye işlemlerinin eksiksiz tamamlanması gerekir.
Tasfiye işlemleri gerektiği gibi tamamlanmamış ve tasfiyesi gereken hususlar eksik bırakılmışsa, tüzel kişilik ticaret sicilinden terkin edilmiş olsa dahi, şirketinin ihyası sağlanarak, tüzel kişiliğin davalara taraf edilmesi mümkündür.
Tasfiye süreci; ya tasfiye memuru atanarak, ya da şirket ana sözleşmesinde düzenleme var ise şirket ortaklarınca yerine getirilebilir. Bu sebeple tüzel kişiliği sona ermiş şirketin hak ehliyetinin ve bu kapsamda davada taraf ehliyetinin varlığından söz edilemez. “Feshedilmekle tüzel kişiliği sona eren şirketin, medeni haklardan yararlanma ve bu hakları kullanma ehliyeti de son bulacağından, münfesih tüzel kişiliğin, gerek yargıda gerekse diğer resmi merciler önünde temsil edilebileceğinden bahsetmek olanaklı değildir. Dolayısıyla, tasfiyesi tamamlanıp ticaret sicilinden silinmek suretiyle hukuk alemindeki varlığı sona eren münfesih şirketin takibin tarafı olma ehliyeti de bulunmamaktadır. Ticaret sicilinden terkin edilmiş şirket hakkında takip işlemlerine başlanması ve yürütülmesi, tasfiye memuru ile ticaret sicile yöneltilecek dava sonucunda tüzel kişiliğin yeniden ihyası ile mümkündür. Taraf ehliyeti kamu düzeni ile ilgili olup hakimin bu hususu resen de göz önünde bulundurması zorunludur”.( 12. Hukuk Dairesi 2015/6656 E. , 2015/15822 K.)

Ticaret sicilinden terkin edilmekle tüzel kişiliği sona ermiş ve hukuk aleminden silinmiş olan şirketin, haklara sahip olması, borçlu kılınması ve temsilinin hukuken olanaklı olmadığı, bunun sonucu olarak, münfesih şirket adına tüzel kişiliğin sona ermesinden önceki dönemlerle ilgili olsa dahi, hukuki işlem tesis edilemeyeceği, tesis edilen işlemlerin hukuki sonuç doğurmayacağı, hukuki sonuç doğurmayan; diğer bir ifadeyle hukuk düzeninde sübut etmesi mümkün olmayan işlemlerin, herhangi bir kişinin menfaatini ihlal etmesinin de söz konusu olamayacağı hususları dikkate alındığında, tüzel kişiliği sona eren şirketin medeni haklardan yararlanma ve bu hakları kullanabilme ehliyeti son bulacağından, yargı mercileri nezdinde temsil edilmesi ve yargılamaya taraf olması mümkün değildir.

Sicilden terkin edilmesi nedeniyle tüzel kişiliği sona eren şirket adına ya da aleyhine icra takibi başlatılabilmesi için, ihya davası açılarak şirketin ihyasına karar verilmesi gereklidir. İhya kararı neticesinde taraf teşkili sağlanmış olacağından şirket alacaklı ya da borçlu sıfatına sahip olabilecektir.

6102 Sayılı TTK`nun geçici 7. maddesi uyarınca sicilden terkin edilen şirketin aynı maddenin 15. bendine göre ihyası mümkündür. Geçici 7. madde sicilden terkinin resen Ticaret Sicil Müdürlüğü tarafından yapılmış olması halini düzenlemektedir.

Resen terkinin söz konusu olduğu hallerde ihya davasının tabi olduğu zamanaşımı süresi 5 yıldır. Bu süre zarfında terkin işleminin geçici 7. maddede belirlenmiş usul ve esaslara aykırı olarak gerçekleştirildiği tespit edilirse Asliye Ticaret Mahkemesi’nde terkin işlemini yapan ticaret sicil müdürlüğü davalı gösterilerek ihya davası açılabilmektedir.

Geçici 7. maddede belirlenmiş usulü açıklamakta fayda vardır. Ticaret sicil müdürlüğü, şirketin ticaret sicilinden terkin edileceğinin ihtarını içeren tebligatı şirket merkezine gönderir. Tebligatın gönderilmesi ile birlikte Ticaret Sicili Gazetesinde ve ilgili Ticaret Sicili Müdürlüğünün ilan panosunda ihtar konusu ilan edilir. Tebligatın yapılıp yapılmadığından bağımsız olarak Ticaret Sicili Gazetesinde ilandan itibaren 30 günlük sürenin dolmasıyla tasfiye işlemleri başlatılır. Kanun, tasfiye işlemlerinin başlaması için tebligatın usulüne uygun şekilde yapılmasını değil ticaret sicilindeki ilanın üzerinden 30 günlük sürenin geçmesini esas almıştır. Şayet tebligat usulüne uygun şekilde çıkarılmış ancak tebellüğ edilememiş ise bunun bir karşılığı olmayacaktır. Zira kanun tebliğ tarihi olarak ilanı esas almaktadır.

Yine geçici 7. maddede yer aldığı üzere resen terkin işlemi tüzel kişiliğin bir davaya taraf olması halinde yapılamaz. Dolayısıyla henüz görülmekte olan bir davada taraf olan tüzel kişilik ticaret sicilinden terkin edilemeyecek, tüzel kişiliği sonlandırılamayacaktır.

6102 Sayılı TTK`nun 547. maddesinde de; Tasfiyenin kapanmasından sonra ek tasfiye işlemlerinin yapılmasının zorunlu olduğu anlaşılırsa, son tasfiye memurları, yönetim kurulu üyeleri, pay sahipleri veya alacaklıların, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden, bu ek işlemler sonuçlandırılıncaya kadar, şirketin yeniden tescilini isteyebilecekleri belirtilmiştir. Dolayısıyla, tasfiyesi tamamlanıp ticaret sicilinden silinmek suretiyle hukuk alemindeki varlığı sona eren (münfesih) şirketin takibin tarafı olmak ehliyeti de bulunmamaktadır. Ticaret sicilinden terkin edilmiş şirket hakkında takip işlemlerine başlanması ve yürütülmesi tasfiye memuru ile ticaret sicile yöneltilecek dava sonucunda tüzel kişiliğin yeniden ihyası ile mümkündür. (T.C.YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E.2017/3770K. 2017/9184T. 12.6.2017)

Türk Ticaret Kanunu’nun 547. maddesi uyarınca, tasfiye işlemleri tamamlandıktan ve terkin işlemi gerçekleştirildikten sonra tüzel kişiliğin aktifi yahut pasifi mevcut ise ek tasfiye işlemleri başlatılabilir. Bu durumda tasfiye sırasında gözden kaçan birtakım alacak veya borçlardan söz edilir. Ek tasfiye tüzel kişiliğin bu alacak veya borçların tahsil edilmesine mahsus olmak üzere geçici süre ile ihya edilmesi durumudur. Ek tasfiye nedeniyle geçici olarak ihya edilmek istenen tüzel kişilik adına Asliye Ticaret Mahkemesinde dava açılmalıdır. Davada karşı taraf olarak ilgili ticaret sicili müdürlüğü ve tasfiye memurları gösterilir. Davayı son tasfiye memurları,  yönetim kurulu üyeleri, pay sahipleri veya alacaklılar açabilirler.

Yukarıda da anlatıldığı üzere şirket ihya davası – davaları tüzel kişiliğin tekrar kazanılması üzerine davalardır. Tüzel kişiliğin zaman zaman geçici olarak zaman zamansa süresiz şekilde kazanılması söz konusudur. İş bu davalarla usule ve yasaya aykırı terkin işlemlerinin bertaraf edilmesi yahut hatalı tasfiye işlemlerinin düzeltilmesi amaçlanmaktadır. Geçici 7. madde kapsamında açılan davalarda ticaret sicili müdürlüklerine karşı yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmez. Nitekim geçici 7. madde kapsamındaki davalarda ticaret sicili müdürlüğünün davalı olarak gösterilmesi zorunludur.

Sorularınızı Bekliyorum,

Saygılarımla,

Av Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

İstinaf Ve Temyiz Yolları

Merhaba Sevgili Okuyucularım,

Bu hafta, kanun yollarından İstinaf ve Temyiz’e değinmek istedim.  Ne oldukları belki ayrıntılı bir şekilde bilinmiyor olabilir ve arasındaki farklardan haberimiz var mı?

İstinaf, ilk derece mahkemeleri tarafından verilen kararların hem olay yönünden hem de hukuki yönden üst dereceli mahkeme tarafından denetlenmesidir. İstinaf kanun yoluna başvurulduğunda hukuk davası üst dereceli İstinaf Mahkemesi (Bölge Adliye Mahkemesi) tarafından ikinci kere incelenerek yerel mahkemenin kararı denetlenir.

İstinaf bir kanun yolu olmakla birlikte temyiz kanun yolundan farklı olarak ilk derece mahkemesinin kararının denetlenmesi yanında aynı zamanda gerektiğinde yeni bir yargılama yapılması ve hüküm mahkemesi gibi karar verilmesi söz konusudur. İstinafın kapsamını Hukuk Muhakemeleri Kanun (HMK)’un 355. maddesi belirlemiş olup, bu madde hükmü dikkate alındığında kamu düzenine aykırılık hâlleri dışında istinaf dilekçesinde belirtilen istinaf sebepleri ile sınırlı olarak inceleme yapılır; bu kapsamda istinaf sebebi ile bağlı kalınmak kaydı ile bu konudaki delillerin toplanması ve incelenmesi söz konusu olur. İlk derece mahkemesince yapılan yargılama tümüyle tekrarlanmayıp sadece yanlışlık ya da eksiklik tespit edilen noktalarda yargılama yapılarak deliller toplanıp değerlendirildikten sonra, kararın düzeltilmesi sağlanmaktadır. HMK 357. madde hükmüne göre, bölge adliye mahkemesince resen göz önünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz.

Temyiz, istinaf mahkemesi kararlarının hukuki denetim açısından incelenmesini amaçlayan bir kanun yoludur. İstinaf mahkemesi (bölge adliye mahkemesi) tarafından istinaf incelemesi sonucunda verilen karara karşı, belli yasal koşullar varsa, temyiz incelemesi için Yargıtay’a temyiz başvurusu yapılabilir. Böylece üç dereceli bir inceleme sistemi kurularak hukuk veya ceza davası neticesinde verilen kararın yeterince denetlenmesi sağlanmak istenmiştir.

İstinaf başvurusu, kararı veren yerel mahkemeye bir istinaf dilekçesi verilerek yapılabilir. Ayrıca, kararı veren mahkemenin katibine beyanda bulunularak da istinaf başvurusu yapılabilir. Kararı veren ilk derece mahkemesinin katibine beyanda bulunulduğunda, katip istinaf başvurusu talebini bir tutanağa bağlar ve tutanak hakim tarafından onaylanarak istinaf başvurusu alınmış olur.

İstinaf başvuru süresinin başlaması için hükmün usulüne uygun bir şekilde taraflara tebliğ veya tefhim edilmesi gerekir. Usulüne uygun yapılmayan tefhim (duruşmada hazır olan tarafa kararı bildirme) veya tebliğ, istinaf başvuru süresinin işlemeye başlamasını engeller.

Hukuk davası için istinaf başvuru süresi, hükmün usulüne uygun tebliğinden itibaren iki haftadır.

İstinaf kanun yoluna başvurulduğunda, istinaf mahkemesi (bölge adliye mahkemesi) dava ile ilgili hem vakıaları el alır hem de hukuki denetim yapar. Yani, istinaf mahkemesi yerel mahkeme tarafından toplanmamış bir delili toplayabilir, yeniden tanık dinleyebilir veya keşif yapabilir. İstinaf mahkemesi, hukuk veya ceza dava dosyasında mevcut olan ve topladığı diğer tüm delillerle birlikte hukuki denetim de yaparak istinaf incelemesi netcesinde kararını verir.

Temyiz ise, Yargıtay’ın istinaf mahkemesi tarafından verilen kararı sadece hukuki yönden denetlemesi anlamına gelmektedir. Yargıtay, temyiz incelemesi ile kanunun olaya doğru uygulanıp uygulanmadığını denetler. Yani, Yargıtay ilgili kanun maddelerinin dosyadaki delillerle oluşan maddi vakıaya yerinde uygulanıp uygulanmadığı yönünde hukuki bir denetim yapar. Yargıtay temyiz incelemesi aşamasında delil toplayamaz, tanık dinleyemez, keşif yapamaz.

İstinaf mahkemesi, istinaf incelemesi ile yeniden bir karar verir. Teknik açıdan yerel mahkeme kararının bozulması veya onanması söz konusu değildir. İstinaf mahkemesi, hukuk veya ceza davasını yeniden ele alarak yeni bir karar verir. Temyiz incelemesi ile Yargıtay, istinaf mahkemesi kararını sadece hukuki yönden değerlendirerek onama veya bozma kararı verir. Yargıtay, istinaf mahkemesi tarafından verilen kararı bozduğunda, yeni bir karar verilmek üzere dava dosyasını geri gönderir.

Temyiz süresi, istinaf mahkemesi kararının sanığa veya varsa ceza avukatının tefhiminden (yüzüne karşı kararın okunması) veya tebliğinden itibaren 15 gündür. Bu sürecin son günü tatil gününe denk gelme durumunda bir sonraki iş günü beklenir.

Sorularınızı Bekliyorum,

Sevgilerimle

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi) Davası Nedir?

Sevgili Okuyucularım,

Adli tatil çoktan bitti bile.

Yeni adli yıl, duruşmalar ve yoğunluk tekrardan başladı. 🙂

İzale-i Şuyu Davaları ile ilgili aşağıda linkini bıraktığım ofisimin İnstagram hesabından paylaşım yapmıştım; şimdi de blogumda bu davanın özellikleri ile ilgili kısaca bilgi vereceğim.  Daha ayrıntılı açıklamalar için, yine sorularınızı bekliyor olacağım.

İzale-i Şuyu veya ortaklığın giderilmesi davası, paylı veya elbirliği mülkiyetine konu taşınır veya taşınmaz malda ortaklar arasındaki paydaşlığa son vererek kişisel mülkiyete geçişi sağlayan bir dava türüdür.  Nedir paylı mülkiyet?

  • Paylı mülkiyet, birden çok kimsenin bir eşyanın tamamı üzerinde, aynı zamanda ve oranları belirli olmak üzere malik olmalarını ifade eder. Başka bir deyişle, en az iki kişinin aynı sürede bölünmemiş bir eşya üzerindeki mülkiyeti anlamına gelmektedir. Burada önemli olan mülkiyete konu eşyanın bölünmemiş olmasıdır. Paylı mülkiyette paylar haline bölünmüş ve birlikte mülkiyeti ifade eden tek bir mülkiyet söz konusudur. Fiilen bölünmüş ve birbirinden bağımsız mülkiyete konu olmuş eşya üzerinde paylı mülkiyetten söz edilmez. Paylı mülkiyetin en önemli unsurlardan biride pay oranlarının belirlenmiş olmasıdır. Her malik payı oranında hak ve yükümlülüklere sahiptir. Aynı eşya üzerinde farklı mülkiyetlerin kurulması paylı mülkiyeti oluşturmaz, aynı zamanda tek ve birlikte mülkiyet olması gerekir. Paylı mülkiyetten söz edebilmek için önemli bir kıstasta öncelikle mülkiyetin doğmuş olmasıdır. Ortada bir mülkiyet yokken paylı mülkiyetten söz etmek mümkün değildir.

Paylı mülkiyete konu eşya bölünmez ;ancak mülkiyetten doğan bazı hak ve yükümlülükler bölünebilmektedir. Paydaşlar bölünebilen haklar ve yükümlüklere payları oranında sahiptir. Bölünemeyen hak ve yükümlülüklere ise birlikte sahip olurlar.

Peki elbirliğiyle mülkiyet nedir?

  • Gayrimenkul üzerinde birden fazla kişi hak sahibi olduğu, ancak payların belli olmadığı durumlar elbirliği mülkiyeti olarak adlandırılır. Genellikle miras yolu ile kalan gayrimenkullerde yani terekede karşılaşılan bu durum, iştirak halindeki mülkiyet olarak da bilinir. Elbirliği mülkiyeti ile paylı mülkiyet arasındaki fark, elbirliği mülkiyetinde kimin ne kadar oranda hak sahibi olduğunun bilinmemesidir.
  • Elbirliği mülkiyetinde, gayrimenkul üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunmak için tüm hak sahiplerinin onayının bulunması gerekir. Çünkü hak sahipleri, gayrimenkulün bir kısmı üzerinde değil tamamı üzerinde söz sahibidir.

Ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davasında yetkili mahkeme taşınmaz malın bulunduğu yer mahkemesidir.

Görevli mahkeme ise Sulh Hukuk Mahkemesi’dir.

Ortaklığın giderilmesi davası, çok taraflı ve davanın tüm tarafları için benzer sonuçlar doğuran bir dava çeşididir. Örneğin, izale-i şuyu davası açan davacı yargılama sırasında davadan feragat etse bile, davalılardan herhangi biri davayı takip edeceğini mahkemeye bildirerek davanın sonuçlandırılmasını sağlayabilir.

Ortaklığın giderilmesi (İzale-i Şuyu) iki yöntemle mümkündür:

  • Aynen Taksim Suretiyle İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi): Taşınır veya taşınmaz malın aynen bölünmesidir. Örneğin, değeri eşit iki parçaya bölünebilen bir arsanın ikiye bölünerek paydaşlığın giderilmesi.
  • Satış Suretiyle İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi): Taşınır veya taşınmaz malın icra yoluyla satılarak bedelinin paydaşlar arasında bölüştürülmesidir.

Ortaklığın giderilmesi davası, menkul veya gayrimenkule ortak olan tüm paydaşlara karşı açılır. Herhangi bir paydaş taşınır veya taşınmaz maldaki ortaklığa son verilerek ortaklığın bitirilmesini talep edebilir. Paydaşlar, kendi aralarında malı nasıl pay edeceklerine dair bir anlaşma yaparak ortaklığa son verebilirler. Anlaşma yoluyla ortaklık sonlandırılamaz ise, paydaşlardan biri diğer tüm paydaşlar aleyhine izale-i şuyu davası açarak dava yoluyla ortaklığın giderilmesini isteyebilir.

Tüm paydaşların ortaklığın giderilmesi davasında yer alması zorunludur. Paydaşlardan birinin ölümü halinde mirasçılık belgesinde ismi geçen tüm mirasçıların davaya dahil edilmesi gerekir. Tüm ortaklar davaya dahil edilmeden davanın sonuçlandırılması mümkün değildir.

Saygılarımla,

Avukat Gizem Tan

instagram hesabı:  avukatgizemtan_dgtanhukuk

 

Hukukta Adli Tatil

Sevgili Okuyucularım,

Yarın itibarı ile adli tatile girmiş bulunuyoruz.  Her sene 20 Temmuz’da başlayan adli tatil, 31 Ağustos’ta son buluyor.  Peki bu süreçte hangi davalar ve hukuki işler görülür, yürütülür; hukuki süreler işler mi?

Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 103’e göre; Adli tatilde, ancak aşağıdaki dava ve işler görülür:
a) İhtiyati tedbir, ihtiyati haciz ve delillerin tespiti gibi geçici hukuki koruma, deniz raporlarının alınması ve dispeçci atanması talepleri ile bunlara karşı yapılacak itirazlar ve diğer başvurular hakkında karar verilmesi.
b) Her çeşit nafaka davaları ile soybağı, Velayet ve vesayete ilişkin dava ya da işler.
c) Nüfus kayıtlarının düzeltilmesi işleri ve davaları.
ç) Hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davalar.
d) Ticari defterlerin kaybından dolayı kayıp belgesi verilmesi talepleri ile kıymetli evrakın kaybından doğan iptal işleri.
e) İflas ve konkordato ile sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma suretiyle yeniden yapılandırılmasına ilişkin işler ve davalar.
f) Adli tatilde yapılmasına karar verilen keşifler.
g) Tahkim hükümlerine göre, mahkemenin görev alanına giren dava ve işler.
ğ) Çekişmesiz yargı işleri.
h) Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen veya taraflardan birinin talebi üzerine, mahkemece ivedi görülmesine karar verilen dava ve işler.

(2) Tarafların anlaşması hâlinde veya dava bir tarafın yokluğunda görülmekte ise hazır olan tarafın talebi üzerine, yukarıdaki iş ve davalara bakılması, adli tatilden sonraya bırakılabilir.

(3) Adli tatilde, yukarıdaki fıkralarda gösterilenler dışında kalan dava ve işlerle ilgili olarak verilen dava, karşı dava, istinaf ve temyiz dilekçeleri ile bunlara karşı verilen cevap dilekçelerinin ve dosyası işlemden kaldırılan davaları yenileme dilekçelerinin alınması, ilam verilmesi, her türlü tebligat, dosyanın başka bir mahkemeye, bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya gönderilmesi işlemleri de yapılır.

(4) Bu madde hükümleri, bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtay incelemelerinde de uygulanır.

Adli tatile tabi olan dava ve işlerde, bu Kanunun tayin ettiği sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmış sayılır.

Ceza Hukukunda ise, Ceza Muhakemesi Kanununa göre ;

Adli tatil
MADDE 331 – (1) (1) Ceza işlerini gören makam ve mahkemeler her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler.
(2) Soruşturma ile tutuklu işlere ilişkin kovuşturmaların ve ivedi sayılacak diğer hususların tatil süresi içinde ne suretle yerine getirileceği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir.
(3) Tatil süresince bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtay, yalnız tutuklu hükümlere ilişkin veya Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu gereğince görülen işlerin incelemelerini yapar.
(4) Adli tatile rastlayan süreler işlemez. Bu süreler tatilin bittiği günden itibaren üç gün uzatılmış sayılır.

İdari Yargılama Usulü Kanununa göre ise,

Madde 8 – 3. Bu Kanunda yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme zamanına rastlarsa bu süreler, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.

Madde 61 – 1. Bölge idare, idare ve vergi mahkemeleri her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler.Ancak, yargı çevresine dahil olduğu bölge idare mahkemesinin bulunduğu il merkezi dışında kalan idare ve vergi mahkemeleri çalışmaya ara vermeden yararlanamazlar. Bu mahkemeler, 62 nci maddedeki sınırlamaya tabi olmaksızın görevlerine devam ederler.

Adli tatil ne zaman başlayacak, kaç gün kaldı 2022? Adli tatil başladı mı? Tarih belli oldu
2. Ara verme süresi içinde; bölge idare mahkemesi başkanının önerisi üzerine, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, her bölge idare mahkemesi merkezinde idare ve vergi mahkemesi başkan ve üyeleri arasından görevlendirilecek üç hakimin katıldığı bir nöbetçi mahkeme kurulur. Nöbetçi kalanlardan en kıdemli başkan, yoksa en kıdemli üye nöbetçi mahkemenin başkanlığını yapar.

3. (DEĞİŞİK BENT: 10/06/1994 – 4001/27 md.) Çalışmaya ara vermeden yararlanamayanlar ve nöbetçi kalanların yıllık izin hakları saklıdır.

Nöbetçi mahkemenin görevleri

Madde 62 – Nöbetçi mahkeme çalışmaya ara verme süresi içinde aşağıda yazılı işleri görür:

a) Yürütmenin durdurulmasına ve delillerin tespitine ait işler,
b) Kanunen belli süre içinde karara bağlanması gereken işler.

Sorlarınızı bekliyorum ….

Sevgilerimle

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

 

Şufa (Önalım) Hakkı Nedir ve Davası Nasıl Açılır?

Sevgili Okuyucularım,

Nedir Şufa (önalım) hakkı, bir kişi malını üçüncü bir kişiye satmak istediğinde, önalım hakkı sahibinin bu malı öncelikli olarak satın alma hakkı vardır. Hak sahibinin önalım hakkını kullanması ile yeni bir hukuki ilişki ortaya çıktığı için bu hak, yenilik doğuran bir haktır ve yenilik doğuran (inşai) bir dava ile kullanılır.

Yasal önalım hakkı ise, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda bir paydaşın taşınmazdaki payını kısmen veya tamamen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlara, satılan bu payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak, paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve pay satışı yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir.

TMK MADDE 732- Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler.

Yasal önalım hakkı, paya bağı bir haktır ve paydan bağımsız olarak kullanılması mümkün değildir. Yani yasal önalım hakkı devredilemez ve miras yoluyla başkasına geçemez, paydaşa özgü bir haktır.

Kısaca, yasal önalım hakkının doğabilmesi aşağıdaki şartların sağlanmasına bağlıdır:

  • Yasal önalım hakkı yalnızca paylı mülkiyete tabi taşınmazlarda söz konusu olabilmektedir.
  • Yasal önalım hakkı sadece paydaşlar tarafından kullanılabilir.
  • Fiilen taksim edilmemiş taşınmazda kullanılabilir. Fiili taksim, paydaşların taşınmazın paylarına ilişkin kendi aralarında taksim edip her bir paydaşın fiili taksime uygun bir şekille kullanmasıdır.

Yasal önalım hakkı ya da şufa hakkı, üçüncü kişilere yapılan pay satışlarında söz konusu olur ve hak sahibi paydaş tarafından üçüncü kişi (alıcı) aleyhine açılacak bir önalım davasıyla kullanılır.

Şufa hakkı sahibi olan paydaş söz konusu haktan feragat edebilir.Somut bir satış ile ilgili olmayan genel nitelikte önalım hakkında feragatin resmi şekilde yapılarak tapu kütüğüne şerh verilmesi gerekir. Aksi halde feragat geçerli olmayacaktır. Somut bir satışta önalım hakkı kullanmaktan feragat ise adi yazılı bir şekilde yapılabilir. Somut bir satışta feragat eden hak sahibi paydaş gayrimenkulün tekrar satışı halinde feragat ettiği şufa hakkını yeniden kullanabilir.

Şufa hakkı, şu durumlarda kullanılamaz:

  • Pay satışı, paydaşlar arasında gerçekleşmiş ise
  • Devir işleminin bağışlama olması halinde
  • Paydaşlar arasında fiili taksim yapılmış ise
  • Elbirliği mülkiyete bağlı taşınmaz söz konusu ise
  • Trampa (bir malın mal veya hak ile değiştirilmesi), hibe veya takas halinde,
  • Ölüme bağlı tasarruf halinde,
  • Satış hile, yanılma veya gabinle fesih olması halinde,
  • Şirkete sermaye olarak pay konulmuşsa,
  • Cebri arttırmayla yapılan satışlarda,
  • Önalım hakkından paydaş feragat etmişse,
  • Tüm paydaşlar payını 3. kişiye devretmişse,
  • Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi düzenlenmesi halinde.

Medeni Kanun madde 733/3 gereği alıcı, tüm paydaşlara taşınmazı satın aldığını noter aracılığıyla bildirmek zorundadır. Noter marifetiyle bildirim alıcı için mutlak bir yükümlülüktür.

Şufa hakkı kullanma süresi olarak belirlenen süreler hak düşürücü niteliktedir. Bu süreler geçtikten sonra şufa davası açılması mümkün değildir.

TMK Madde 733/3- Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her halde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer.

Şufa davası ya da önalım davası, paylı mülkiyete konu taşınmazın bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmalıdır.

  • Sözleşmeden Doğan Önalım Hakkı Nedir?

Sözleşmeden doğan önalım hakkı, yükümlüsünün hakkın konusu olan şeyi bir üçüncü kişiye satması halinde, hak sahibine dava yoluyla satılan şeyin mülkiyetinin kararlaştırılan bedel karşılığında kendisine nakil yetkisi veren yenilik doğurucu bir haktır. Sözleşme tapu kütüğüne şerh ettirilerek önalım hakkı kullanılabilir hale gelir.

TMK Madde 735- Tapu kütüğüne şerh verilen sözleşmeden doğan önalım hakkı, şerhte belirtilen sürede ve belirtilen koşullara göre her malike karşı kullanılabilir. Kütükte koşullar belirtilmemişse taşınmazın üçüncü kişiye satışındaki koşullar esas alınır.

Şerhin etkisi her durumda, şerhin verildiği tarihin üzerinden on yıl geçmekle sona erer.

Yasal önalım hakkının kullanılmasına ve vazgeçmeye ilişkin hükümler sözleşmeden doğan önalım hakkında da uygulanır.

Sorularınızı Bekliyorum ….

Saygılarımla,

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

 

 

Tapu İptali Davaları

Sevgili Okuyucularım,

Tapu iptal davası, usule aykırı ve kanunsuz bir şekilde düzenlendiği iddia edilip tapu kaydının tekrar hukuka ve gerçek duruma uygun hale getirilmesi amacıyla açılan bir dava türüdür. Tapu iptal davası, mülkiyetle ilişkili bir dava olduğu için kesin hüküm verilmeden icra hükmü uygulanmaz.

 

 

Tapu iptal davası, taşınmazın bulunduğu yerin asliye hukuk mahkemesinde açılır. Görevli mahkeme ise, hukuk mahkemesidir. Tapu iptal ve tescil davası için dilekçenin eksiksiz ve kusursuz olması şarttır. Gayrimenkulün kayıt bilgileri, olaydaki hukuka aykırı olan tüm durumlar açık bir şekilde belirtilmelidir. Hazırlanan dilekçede, bilirkişi talep edilecek hususların net olarak belirtilmesi gerekir.

Tapu iptali davası çeşitli sebeplerle açılabilir.   Hukuki ehliyetsizlik sebebiyle açılabilir; mirastan mal kaçırma amacına matuf olup, gerçekte bağış amacını taşıyan ancak satış yapılmadığı halde tapuda satış gibi gösterilen işlemlerin iptali istemiyle açılabilir; kişiye verilen vekaletin kötüye kullanılması sebebiyle açılabilir,‘Ölünceye kadar bakma’ sözleşmesinin geçersiz olduğu iptali istemiyle açılabilir; imar hukukundan kaynaklanan sebepten dolayı açılabilir; aile konutu uyuşmazlığı sebebiyle tapu iptal davası açılabilir; sınır uyuşmazlıkları, tapu kaydının düzeltmesi davası yoluyla giderilemeyecek miktar fazlalıkları veya noksanlıkları nedeniyle açılabilir; yolsuz tescil nedeniyle açılabilir; Kadastro ölçüm hataları veya yanlış kayıt nedeniyle kadastrodan önceki sebeplere dayanılarak açılabilir, Kıyı Kanunu veya Orman Kanunu ve sair mevzuat dolayısıyla nedeniyle, tapuya özel mülk olarak kaydedilemeyecek arazilerin kişiler adına kaydının iptali talebiyle hazine veya ilgili idarelerce açılabilir; bir başkası adına senetsiz olarak tescil edilmiş tapu kaydının gerçek durumu yansıtmadığı gerekçesiyle açılabilir; zeminde kullanılan yer ile tapuda kayıtlı parselin birbirini tutmaması ve sair teknik hatalar nedeniyle açılabilir.

Tapu kayıtları alenidir. İlgili herkes inceleyebilir. Bir tapu kaydı usule ve kanuna aykırı olarak oluşmuş ise, o kaydın iptalinde kendisinin bir menfaati olan herkes tapu iptal davası açabilir.

Tapu kaydının iptali davasının sonuç ve isteminde genelde tescil istemi de olmak durumundadır. Aksi takdirde kaydı iptal edilen taşınmazın malik hanesi boş kalmış olur. Tescil talebi aynı zamanda davayı açan kişinin davayı açmaktaki hukuki yararına da delalet eder. Bu nedenle tapu iptal davaları aslında “tapu iptal ve tescil davası” olarak açılmalıdır. Bir taşınmazın tapusunu iptal ettirmek ilgisini tek başına bir menfaat kazandırmaz, bu nedenle kendisi adına, muris adına veya alacaklı olduğu borçlusunun veya hak sahibi her kimse onun adına tapuda tescilini talep etmek önemlidir. Hak sahibi kim ise tescil talebi onun adına yapılmak durumundadır.

Miras olarak kalan bir gayrimenkulün mirasçıların hepsinin birlikte açması zorunludur. Tek bir mirasçı veya birkaç mirasçı tarafından açılan tapu iptal ve muris adına tescili davası dinlenemez. Bu tür bir dava dilekçesini alan mahkeme, eksiklik nedeniyle davayı hemen reddetmek yerine, Yargıtay kararları çerçevesinde, davayı açan kişi ya da kişilere diğer tüm mirasçıların da davada davacı olarak yer almasını sağlaması veya açılan davaya icazet verdiklerini belgelendirmesi ve giderilebilecek eksikliği tamamlaması için süre tanıması, eksiklik giderilmezse davanın açılmamış sayılmasına karar vermelidir.

Sorularınızı Bekliyorum

Sevgilerimle

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

NFT ( “Non Fungible Token”) nedir ?

Sevgili okuyucularım,

Bu kavramı duymuş muydunuz?

Dijital varlık olarak bilinen NFT ‘nin açılımı, “Non Fungible Token” yani Türkçe’de “değiştirilemez token” olarak isimlendiriliyor. Bir çeşit kripto para olarak da kategorize edilen NFT, diğer kripto para türlerinden farklı olarak klasik tanımların haricinde değerli bir varlığı temsil edebiliyor.  Peki tam olarak nedir,bu çoğumuz için yeni olan bu kavram?

 

Hollanda’da yaşayan bir öğrencinin, ruhunun yeni sahibinin istediği dine ya da inanışa geçeceğini söylemesi, kısa sürede alıcı bulmasıyla sonuçlandı ve gencin ruhu 350 dolara satın alındı. Ruhun yeni sahibi ise 3.5 milyon dolar (yaklaşık 50 milyon Türk Lirası) istediğini açıkladı.

NFT, karşılıksız token anlamına gelmektedir. Bunun anlamı, yalnızca size ait olan, türünün tek örneği bir dijital varlık olmasıdır. Hem finans hem de sanat dünyasında popüler hale gelen NFT, dijital ürünlerin sahipliğini kanıtlayabilen benzersiz bir tanımlayıcı rolünü üstlenmektedir.

NFT; kendi içerisinde sanat, video, müzik, metin gibi türlere ayrılan ve gerçek dünyada yer alan nesneleri temsil eden dijital varlıklardır. NFT’lerde gerçekleştirilen tüm işlemler blokzincirinde kayıtlı tutulur. Blokzinciri teknolojisi sayesinde NFT’ler değiştirilemez ve yapılan işlemler geri alınamaz. NFT’ler Bitcoin ve kriptoparalar ile alınıp satılırlar. Alım satım işlemlerinin tümü blokzincirinde kayıtlı tutulduğu için eserin orijinalliği ve sahipliği değiştirilemez.

NFT teknolojisi, müzik, oyun, film ve benzeri sanat eserlerinin değiştirilmesini ya da taklit edilmesinin önüne geçebilmek için tasarlanmış ve popüler bir hale gelmiştir. Blok zincirindeki bir para birimine denk gelen token; Ethereum ya da Bitcoin gibi kripto para birimlerinde takas edilebilirken NFT coin edilemez çünkü NFT, kopyalanması mümkün olmayan dijital bir imzaya sahiptir, eşsiz bir sanat eseridir. Dijital dünyadaki ‘orijinalliği’ ifade etmektedir.

NFT, sanat gibi benzersiz bir dijital öğeyi temsil edebilen bir blok zincirinde (dijital bir defter) depolanan bir veri birimidir. Bir sanatçı, bir eseri temsil eden NFT’yi satabilse de, sanatçı eserin telif hakkını elinde tutabilir ve aynı çalışmanın daha fazla NFT’sini yaratabilir. NFT’nin alıcısı ise özel erişim elde etmez, aynı zamanda alıcı “orijinal” dijital dosyanın mülkiyetini de elde etmez. Herhangi bir eseri NFT olarak yükleyen bir kişinin, kendisinin orijinal sanatçı olduğunu kanıtlaması gerekmez bu yüzden asıl sanatçının izni olmadan o sanatçının eserini NFT için kullanan birçok insan olabilir ve çeşitli platformlarda bu işlem gerçekleştirilir.

NFT üretmek, bir dijital varlığın NFT’ye dönüştürülme sürecini ifade eder. Tüm bu süreç NFT basmak (minting) olarak adlandırılır. NFT basılma sürecinde, NFT’ler hash fonksiyonu kullanılarak kriptografik şifreleme algoritmaları ile blokzincirine şifrelenir. Her şey NFT’ye dönüştürülebilir. NFT’ye dönüştürülen dijital varlıklar kullanıcıların seçtikleri blokzincirinde üretilir. Kullanıcılar NFT’nin üretileceği blokzincirini belirlerken; blokzincirindeki işlem ücretlerini ve blokzincirinin popülerliğini dikkate alabilmektedir. Kullanıcılar NFT’yi üretmek istediği blokzincirini destekleyen bir kriptopara cüzdanına sahip olmalıdır. Bu kriptopara cüzdanı ile NFT’nin sergileneceği pazar yerine kayıt olunması gerekmektedir. Her NFT pazar yeri kullanıcılara farklı seçenekler sunabilir. Pazar yerleri NFT basan kullanıcılara; direkt listeleme, açık artırma gibi seçenekler sunabilir. Kullanıcılar kendilerine uygun pazar yeri platformunu seçerek NFT’lerini satışa sunabilir.

NFT satışı; en basit şekliyle bir varlığın, dosya ile üretici kişisinden alıcı kişisine aktarılmasıdır. Bu varlık bir sanat eseri, müzik veya metin olabilir. Bir NFT satın alındığında, o dijital varlığa sahip olunur. NFT’si satın alınan dijital dosyanın tüm telif hakları, satın alan kişiye geçer. NFT’yi satın alan kişi daha sonra o eseri, kendisi de ayrıca satışa çıkarabilir.

Eser sahiplerinin NFT pazar yeri platformlarında NFT’yi satışa koyabileceği birden fazla seçeneği bulunmaktadır. NFT’yi belirli bir fiyata sabit tutarak satışa sunmak mümkündür. Satıcı, sahip olduğu NFT’ye bir değer biçer ve o değeri teklif eden alıcı NFT’nin yeni sahibi olur. Bir diğer satış yöntemi de açık artırma şeklindedir. NFT üreticisi, eserini satışa başlatmadan önce minimum bir fiyat ile satışa koyar ve açık artırmanın kaç gün süreceğini belirler. Açık artırmanın sonucunda en yüksek teklifi veren kişi NFT’yi satın alır. NFT ücretini, satışı gerçekleştiren kişinin kriptopara cüzdanına gönderir.

Sorularınızı Bekliyorum
Sevgilerimle,
Avukat Gizem Tan
www.dgtanhukuk.com

Muvazaalı (Şaibeli) İşlemler

Sevgili Okuyucularım,

Nedir “muvazaa”?  Bir hukuki ilişkinin taraflarının, üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak konusunda yaptıkları gizli anlaşmaya denir.   Yani taraflar, gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme ile saklıyor. Örnek olarak, kişi bir arkadaşına altın saati gerçekte bağışladığı halde, sırf eşi ile uyuşmazlık yaşamaktan kaçınmak için görünüşte satmış gibi göstermiştir.  İşte bu örnekte bir muvazaalı işlem vardır.

Peki kaç türlü muvazaa vardır?  İki türlü.  Bunlar mutlak ve nisbi muvazaadır.

Mutlak Muvazaa, kişilerin aslında hiçbir işlem yapmadıkları halde, sırf üçüncü kişilere karşı bir işlem yapmış gibi görünmek için işlem yapmaları haline denir. En yaygın örneği bir insanın hacizden kaçmak amacıyla mallarını başkalarına satmış ve devretmiş gibi göstermesi şeklinde karşımıza çıkıyor. Borçlu bir kişi icra takibinden çıkmak için bir malını arkadaşına satmış gibi işlem yapıyor.

Nisbi Muvazaa ise, kişilerin aralarında yaptıkları bir işlemi, kendi gerçek iradelerine uymayan ve sırf etrafı aldatma amacıyla yaptıkları başka bir işlem altına gizlemeleri şeklinde ifade ediliyor. Yani taraflar, gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme ile saklıyor. Yukarıda verdiğim örnekteki gibi, kişi bir arkadaşına altın saati gerçekte bağışladığı halde, eşi ile uyuşmazlık yaşamaktan kaçınmak için görünüşte satmış gibi göstermiştir. Buna sözleşmenin niteliğinde muvazaa denir. Genellikle tapu işlemlerindeki vergi ya da harç yükünü hafifletmek için taşınmaz satışında sıklıkla karşılaşılan taraflarca bedelin gerçek değerinden düşük gösterilmesi de, bedelde muvazaa olarak adlandırılan diğer bir örnektir. Ayrıca kişide muvazaa olarak adlandırılan, gerçekte sözleşmede taraf olan üçüncü bir kişinin gizlenmesi amacıyla diğer bir kişinin taraf olarak gösterilmesi hali de nisbî muvazaa örneklerindendir.

Peki ne yapmalı muvazaa olduğunda?

Muvazaa davaları diğer adıyla danışıklı işlem davaları, gerçek olmadığı hâlde gerçekmiş gibi hukuki sonuç doğuran işlem ve tasarruflara ilişkin açılan iptal davalarıdır. Muvazaa davaları dediğimiz davalar genel olarak Borçlar Kanunu ile İcra ve İflas Kanunu kapsamında yapılan düzenlemelere dayanmaktadır. Bu davalarda görünüşteki işlemin gerçek işlemi saklamak amacıyla yapıldığı, işlemi tesis eden kişinin maksadını gizleyerek üçüncü kişileri yanıltmak amacıyla işlem tesis ettiği ileri sürülerek muvazaalı işlemin iptali istenir.

Muvazaa davalarında davacı bu davayı açmada hukuki yararı bulunan kişiler, davalı ise muvazaalı işlemin tarafı olan, malvarlığını devreden ve devralandır. Mahkemelerin görevi dava konusuna göre belirlenir. 2004 sayılı İcra İflas Kanunu 277 ve devamı maddelerine göre açılan tasarrufun iptali veya muris muvazaası gibi davalarda genel görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Taşınmazlara ilişkin davalarda, kesin yetki kuralı gereği taşınmaz malın bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Diğer davalarda ise 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun genel hükümlerine göre borçlu ya da üçüncü kişinin ikametgâhının bulunduğu yer mahkemeleri yetkilidir.

Muris Muvazaasında; saklı pay sahibi olup olmadığına bakılmaksızın her mirasçının; mirastan mal kaçırmak amacıyla yapılan taşınmaz devirleri aleyhinde muvazaalı sözleşmenin geçersiz olduğunun tespitini ve tapu kaydının iptalini isteme hakkı vardır.  Muris muvazaası davalarında davacı mirasçı, muvazaalı tasarruf işleminin iptali talebi ile birlikte dava konusu taşınmazın kendi adına tescili isteminde de bulunabilmektedir.

Muris muvazaası sebebiyle açılacak olan tapu iptal ve tescil davalarında zamanaşımı söz konusu olmuyor. Yani, muris muvazaası sebebiyle tapu iptal ve tescil davası her zaman açılabilmektedir.

Borçlu muvazaasında ise borçlunun alacaklılarından mal varlığını kaçırma maksadıyla yaptığı tüm kötü niyetli tasarruf işlemlerin hükümsüz sayılması ve iptali istenebilmektedir. Bu davalar ile davaya konu tasarruf işlemin iptal edilmesi yani hiç yapılmamış gibi kabul edilmesi amaçlanmaktadır. İcra iflas Kanunu’nun 277. ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davasının açılabilmesi için, öncelikle alacaklı ile borçlu arasında gerçek bir borç ilişkisinin mevcut olması, borçlu hakkında başlatılmış olan icra takibinin kesinleşmesi, aleyhinde icra takibi başlatılan kişi hakkında kati veya geçici aciz vesikasının olması ve iptali talep edilen tasarrufun, icra takibi konusu edilen borcun doğum tarihinden sonra yapılmış olması gibi şartların bulunması gerekir.

Her ne kadar muris muvazaası davaları için bir zamanaşımı ya da hak düşürücü süre öngörülmemiş olmasına karşın, borçlu muvazaasından kaynaklanan tasarrufun iptali davaları hak düşürücü süreye tabidir. İcra iflas Kanunu’nun 284. maddesinde “İptal davası hakkı, batıl tasarrufun vukuu tarihinden itibaren beş sene geçmekle düşer.” düzenlemesi yer almaktadır. Buna göre, taşınmazın devrinin yapıldığı tarihten itibaren beş yıl geçmekle borçlu muvazaasından kaynaklanan tasarrufun iptali davası açma hakkı düşer. Beş yıldan sonra açılacak bu nitelikteki bir dava, davalı itiraz etmese de mahkemece resen dikkate alınır ve dava süreden reddedilir.

Sorularınızı bekliyorum

Sevgilerimle

Avukat Gizem Tan

instagram. avukatgizemtan_dgtanhukuk

Sit Alanlarının Kamulaştırılması ve Takasi

Sevgili Okuyucularım,

Bir sit alanının ne zaman kamulaştırılabileceği, ya da ne zaman takas (Trampa) konusu olabilceğine dair sorular almaktayım.  Bu yazımda isterseniz düzenlemelere bir göz atalım ….

 

Taşınmazı sit alanı olarak tescil ve ilan edilen ve tapu kütüğünde belirtilen özel mülkiyet malikleri için; kısıtlamadan kaynaklı mağduriyetin giderilmesi için bazı barışçıl çözüm yolları üretilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 15. maddesi ile kamulaştırma ve takas imkanı getirilmiştir.

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 15. maddesinde, takas kapsamında olacak alanların, koruma amaçlı imar planlarında “kesin inşaat yasağı” getirilen alanlar olduğu belirtilmiştir.

Aynı şekilde, Tabiat Varlıkları, Doğal Sit Alanları ve Özel Çevre Koruma Bölgelerinde Kalan Yapı Yasaklı Taşınmazların Hazine Taşınmazları İle Değiştirilmesi Hakkında Yönetmeliğin 4. Maddesinde: “Bakanlar Kurulu kararı ile tescil ve ilan edilen, 1/1000 ölçekli onanlı koruma amaçlı imar planında kesin inşaat yasağı getirilen tabiat varlıkları, doğal sit alanları, orman rejimine tabi olmayan koruma alanları ve özel çevre koruma bölgelerinde kalan, Genel Müdürlük tarafından her yıl belirlenecek trampa programlarına alınan gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerine ait taşınmazlar Hazine taşınmazları ile trampa edilebilir.” denmektedir.

Yine “Sit Alanlarında Kalan Taşınmazların Hazine Taşınmazları İle Değiştirilmesi Hakkında Yönetmeliğin 4. maddesine göre; “Sit alanlarından, I. ve II. derece arkeolojik sit alanı ile I. derece doğal sit alanı olarak tescil edilen ve 1/1000 ölçekli onanlı koruma amaçlı imar planında kesin inşaat yasağı getirilen korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının bulunduğu yerlerde kalan ve Bakanlık tarafından her yıl belirlenecek trampa programlarına alınan yerlerde bulunan gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerine ait taşınmazlar Hazine taşınmazları ile trampa edilebilir.” hükmü yer almaktadır.

Kamulaştırma taleplerinin bütçe yetersizliği sebebiyle uygulanmadığı dikkate alındığında, taşınmaz maliki açısından kalan tek yolun trampa olduğu söylenebilir.

Hem doğal sit alanları hem de arkeolojik sit alanları açısından takas talebinde ortaya çıkan esas kıstas “kesin yapı yasağı” dır. Bu durumda uygulamada karşımıza çıkan kesin yapı yasaklı alanlar 1. derece doğal sit alanları ile 1. ve 2. derece arkeolojik sit alanlarıdır.

Arkeolojik sit alanlarından 1. derece ve 2. derece olan alanların Yönetmelik tanımlarına bakıldığında, düzenlemenin uygun olduğu söylenebilir. 3. derece arkeolojik sit alanlarında kesin yapı yasağı bulunmadığından bu alanlarda kalan taşınmaz malikleri kamulaştırma ve takas olanağından faydalanamayacaklardır. Aynı şekilde, 3. derece doğal sit alanı ile yeni Yönetmelik tanımına göre “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” dahilinde olan malikler de bu imkandan faydalanamayacaklardır.

Konuyla ilgili daha da ayrıntılı bilgileri ve düzenlemedeki bazı yetersizliklere bir sonraki yazımda da değineceğim.  Sorularınızı bekliyorum.

Saygılarımla

Av Gizem Tan

 

Tenkis Davası Nedir? Kimler Tarafından Açilabilir? Bir Süre Var mıdır?

Tenkis davası, miras bırakanın tasarruf özgürlüğünü aşarak saklı pay sahibi mirasçıların miras hakkına yaptığı tecavüzün giderilmesi ve miras bırakanın yaptığı tasarrufun kanuni sınırlar içerisine çekilmesi için açılan bir davadır. Tenkis davası miras hukukuna ilişkin bir dava olup murisin (miras bırakanın) ölümü halinde açılabilen bir davadır. Muris sağ iken bu dava açılamaz. Bu dava, miras bırakanın bazı mirasçılar aleyhine mirastan mal kaçırma işlemlerine karşı oldukça etkili bir hukuk davasıdır.

Saklı pay sahibi mirasçı, miras bırakanın yaptığı tasarruflara karşı miras payları belirli oranlarda korunan mirasçılardır. Yani, miras bırakanın hiçbir şekilde müdahale edemeyeceği, üzerinde tasarruf edemeyeceği şekilde bir miras hakkına sahip olan mirasçılara “saklı pay sahibi mirasçı” denilmektedir. Medeni Kanunda sınırlı olarak sayılan saklı paylı mirasçılar şunlardır:

  • Miras bırakanın altsoyu (Çocukları, evlatlıkları, torunları ve onların çocukları),
  • Miras bırakanın anne-babası,
  • Miras bırakanın eşi.

Daha önce saklı paylı mirasçı olarak sayılan miras bırakanın kardeşleri yapılan değişiklikle saklı paylı mirasçı olmaktan çıkarılmıştır. Bu değişikliğin yapıldığı 10 Mayıs 2007 gününden önce gerçekleşen ölümlerde, bundan sonraki bir tarihte açılan tenkis davasında kardeşlerin de saklı payı göz önüne alınacaktır.

Medeni Kanun’a göre kural olarak tenkis davasını sadece saklı paylı mirasçılar açabilir.  Tenkis davası açma hakkı münhasıran her bir saklı paylı mirasçıyı koruyan bir hak olduğu için gerek miras şirketine atanan temsilci gerekse de vasiyeti yerine getirme görevlisi (vasiyeti tenfiz memuru) bu davayı açma yetkisine sahip değildir.

Davayı her saklı paylı mirasçı diğerlerinden bağımsız olarak açabilir. Burada tasarruf oranına tecavüz miktarı tüm saklı paylar göz önüne alınarak hesaplanmasına rağmen; bulunacak tenkis edilebilir miktarın tamamı değil de sadece dava açan mirasçının saklı payı kadar tenkis edilebilir. Yani dava açmayan saklı paylı mirasçılar bu tenkis kararından yararlanamazlar.Saklı paylı mirasçı fiil ehliyetine sahip değilse tenkis davasını kanuni temsilcisi onun adına açacaktır. Bunu ihmal etmesi halinde veli veya vasinin sorumluluğuna dair hükümler kapsamında sorumlu olur.

Tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarına tecavüz edildiğini öğrendikleri andan itibaren bir yıldır. Vasiyetnameler hakkında açılacak davalar vasiyetnamenin açıldığı tarihten ve diğer tasarruflar hakkında mirasın açılmasından itibaren on yıl geçmekle düşer (TMK m. 571). Ancak bir tasarrufun iptali diğerini ihya ediyorsa (canlandırıyorsa) süreler ancak bu iptal kararının kesinleştiği tarihte işlemeye başlar. Burada bir yıllık süre mirasın açılmasından önce işlemez. Yani mirasçı yapılan tasarrufun saklı payına tecavüz ettiğini mirasın açılmasından önce öğrense bile süreler işlemez. Aynı şekilde vasiyetnameler açısından da vasiyetname açılmadan bu süre işlemez. On yıllık sürenin başlangıcı ise sağlar arası kazandırmalar ve miras mukaveleleri için mirasın açıldığı tarih, vasiyetname için vasiyetnamenin açıldığı tarihtir.

 

Sorularınızı bekliyorum.

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

instagram: avukatgizemtan_dgtanhukuk