Sevme, Sevil Be Frida Kahlo !

Kızım, Frida başka adam mı yoktu be yavrum .. Neden hep ısrar ettin, Diego için?

Madem üzüyordu seni, neden yol vermedin deli misin sen? Sen kendini koruyamazsan, kim seni koruyacak ?

Bir kadın bu kadar ısrarcı olabilir mi bir adama bağlı kalmak için, onun hayatında olabilmek için?

İlla vazgeçmen için kan mı kusman gerekiyordu, Diego’nun ölmesi mi gerekiyordu?

Aşk için öldürmek mi daha iyi, ölmek mi? Aşık olduğun adam seni üzüyor diye ondan vazgeçmek aslında kalbinde ve aklında o adamı öldürmek olmuyor mu? İkinci şanslar ne için veriliyor o zaman ? Bu sınamalar yapılırken, aşk nereye gidiyor? Direnme ne için?

Aşık olduğun adam, gün gelir de  düzelir de seni daha da bir çok sever, seni el üzerinde tutar diye mi? En iyisi kalbindeki adamı mı değiştirmek aşık kadın? İyi de gönül bu neye konacağını bilemiyor ki? Hem aşık olduğundan vazgeçsen bile kim garantisini verebiliyor diğer gelecek olanın aşkını hakedeceğini? Garanti diye bir şey var mı bu dünyada? İnsanlar ölüyor, duygular tükeniyor, mesafeler artıyor duyguların şekli değişiyor …

Peki neydi, Frida’yı bu denli bağlayan duygu? Diego onu çok üzüyordu, hem şiddet vardı ilişkilerinde hem de aldatma … Ama yine de okuduğumuz izlediğimiz kadarıyla ki ben izleyenlerdenim Salma Hayek müthiş bir performansla canlandırıyor Frida’yı; sakat haliyle son nefesini verirken Diego ile beraberlermiş hala bunca kavga ve patırtıya rağmen. off ki ne off, domates biber patlıcan ..

Peki ya o zaman çaresizlik miydi onları bir arada tutan şey … neydi Frida söyle bana …

Peki ya Fikret Kızılok “Gönül” şarkısını yazarken Frida’nın hikayesini biliyor ve bu şarkıyı ona mı atfediyordu ?

Tek başınalıktan korkmak, bağımlılık, cinsellik ve tutku daha başka ne idi?  Ne idi biliyor musunuz,  kendimce biliyorum Frida Kahlo’yu tanımıyor olmama rağmen bu Diego’dan daha iyisini bulamayacağına dair inanışı ya da gelecek korku ve kaygısıydı ve bunun da sakatlığıyla bir ilintisi yoktu; dünyanın en güzel kadını bile olsa sakat bile olmasa idi; yine de Diego’ya tüm kalbiyle bağlı kalarak kendini yalnızlıkla cezalandırabilir, Diegosunu sabah akşam aradığı adam kılığında görünceye kadar bekleyebilirdi … Bir de bu gözle izleyin bakalım filmini siz ne düşüneceksiniz?

Siz biliyor musunuz her gün çatırdayan evlilik ve ilişkilerin temelinde hep aradığın adam ya da kadının o olmadığını anladığın an nasıl bir hata yaptığını anlamış olmak ve kendini o denli keriz gibi hissetmek yatıyor .. O yüzden Medeni Kanunumuzdaki boşanma sebeplerinden olan evlilik birliğinin temelinden sarsılması durumu geniş yorumlanır ve Yargıtay Karararındaki emsaller çok çeşitlidir ancak hepsi aynı kapıya çıkar. Aşk ve sevgi tükenmiştir ve bir zamanlar aşkından kudurduğun adam ya da kadın artık gözüne bir canavardan beter gözüküyordur ve göğüs ağrıları başlar mutsuzluklar boğar adamı, kadını, tükenmişlik sendromu boy gösterir…. Kaç oradan hemen ..

Ahh Frida Kahlo keşke daha erken uyansaydın da bu Diego’yu hayatından daha erken çıkarıp, daha güzel bir hayat yaşayabilseydin … Seni tanısaydım eğer, kafana vura vura bu öğütlerimi söylerdim; öğütlerden hiç haz almıyor olmama rağmen.  Hayatta en önemli şey, mutlu olabilmektir. Bu dünya kahır yeri olmamalı asla, en azından kimse kendi hayatını cehenneme çevirmek için ekstradan çaba harcamamalıdır.

Ayrılık fobisi olan bir boşanma avukatı olarak şudur diyeceğim ve de doğrudur bu tespitim; sevgi ve aşk kutsaldır, kime 2. şans verdiğinize dikkat edin ….

Bu vesileyle, tüm okuyucularımın Sevgililer Gününü kutlarım …

Sevmek önemli ama sevilmek çok daha önemli .. Seni sevene git derler.. Geç olmadan !

Sevgilerimle,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

DEVREMÜLK MEVZUATIYLA İLGİLİ BİLİNMEYENLER !

Bir ara devremülk modası vardı.  Hala var mı, bilmiyorum? Ama illa ki, ilgilenenleriniz vardır.  Zira, özellikle de devremülk devriyle ilgili tanıdığım bazı müvekkillerin canı çok yandığından; benden bu konuyla ilgilenmemi isteyenler oldu.

Özellikle Bodrum civarında biliyorum ki çok sayıda devremülk siteleri, kooperatifleri halihazırda mevcut.  Bana sorarsanız, kendi adıma değil devremülk, yazlık kültürüyle bile büyüdüğüm söylenemez.  Bir küçükken anne tarafıma ait Mersin’de ufacık yazlığı bilirim, bir de kısa süreli de olsa keyfini yaşadığımız ve daha sonra sattığımız Bodrum Adabükünde essiz koy manzaralı  yazlığı.  Ama devremülke yatırım yapar mısın, diye sorarsanız.  Buna kızan olsa da, “maalesef” cevabını veririm.

Devremülk mevzuatı yasal olarak Kat Mülkiyeti Kanunu ile belirli hükümlere bağlanıyor. Buna göre Devremülk mevzuatı aşağıdaki gibi açıklanıyor:

Devre Mülk Hakkı

Madde 57 – Mesken olarak kullanılmaya elverişli bir yapı veya bağımsız bölümün ortak maliklerinden her biri lehine bu yapı veya bağımsız bölümden yılın belli dönemlerinde istifade hakkı, müşterek mülkiyet payına bağlı bir irtifak hakkı olarak kurulabilir. Bu hakka devre mülk hakkı denir.

Madde 58 – Aksi resmi senette kararlaştırılmadıkça devre mülk hakkının bağlı olduğu pay, devrelerin sayı ve süreleri esas alınarak eşit bir biçimde belirlenir. Devre mülk hakkı ancak mesken nitelikli, kat mülkiyetine veya kat irtifakına çevrilmiş yahut müstakil yapılarda kurulabilir. Devre mülk üzerinde bu hakla bağdaşan ayni haklar tesis edilebilir. Devre mülk hakkı bağlı olduğu müşterek mülkiyet payına bağlı olarak devir ve temlik edilebilir ve mirasçılara geçer.

Madde 59 – Devre mülk hakkının yılın belirli dönemlerine ayrılması ve 15 günden daha az süreli olmaması gerekir.Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa devre mülk hakkı sahibi bu hakkın kullanımını başkalarına bırakabilir.

Madde 60 – Ana taşınmaz mal ile bağımsız bölümlerin ve müstakil yapıların tapu kütüklerinin beyanlar hanesine, bağımsız bölüm veya yapı üzerinde devre mülk hakkı kurulduğu işaret edilir ve düzenlenecek tapu senedinde de bu husus belirtilir.

Madde 61 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulacak yapı veya bağımsız bölümlerin ortak malikler arasında dönem süresi, devir ve teslimi ile istifade şekil ve usulleri, yöneticilerin seçimi ile hak ve sorumlulukları, büyük onarım için ayrılacak dönem, bakım masrafları gibi hususlar devre mülk sözleşmesinde belirlenir. Bu hususları içeren ve bütün hak sahiplerince imzalanan devre mülk sözleşmesi resmi senede eklenir ve tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilir.

Devre mülk hakkı kurulan her yapı veya bağımsız bölüm için ortak malikler, kendi aralarından veya dışardan bir gerçek veya tüzel kişiyi yönetici ve kat malikleri kuruluna temsilci olarak tayin ederler. Bu Kanunun genel hükümlerine göre atanan yöneticilere devre mülk yöneticiliği ile ilgili görevler de verilebilir.

Madde 62 – Kat mülkiyetine çevrilmiş birden fazla bağımsız bölümlerden bazılarının üzerinde devre mülk hakkı kurulması, aksi yönetim planında kararlaştırılmamışsa, diğer bağımsız bölüm maliklerinin muvafakatlarına bağlı değildir.

Madde 63 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulan yapı veya bağımsız bölümün ortak malikleri, aksi sözleşme ile kararlaştırılmamışsa, şuyuun giderilmesini isteyemezler.

Madde 64 – Devre mülk hak sahipleri,kendilerine ayrılan ve tapu sicilinde belirtilen dönem süresi sonunda istifade ettikleri bağımsız bölüm veya yapıyı sözleşme hükümleri gereğince boşaltmaya ve yeni hak sahibine teslime mecburdurlar. Dönem süresi sonunda tahliye olmadığı takdirde, istifade edecek dönem sahibinden birisinin veya yöneticinin tapu kaydını ve sözleşmeyi talebine ekleyerek ibrazı halinde, mahallin en büyük mülki amirin emri ile, başkaca bir işlem ve tebligata lüzum kalmadan, derhal zabıtaca boşalttırılır. İdare veya yargı organlarına yapılacak başvuru, bu boşaltma işlemini durdurmaz. İlgililerin kanundan ve sözleşmeden doğan hakları saklıdır.

Madde 65 – Devre mülk hakkı sahiplerinin hak ve borçları, yetki ve sorumluluklarının tespit ve uyuşmazlıkların çözümlenmesinde bu Kanunda, sözleşmede veya yönetim planında hüküm bulunmayan hallerde Türk Medeni Kanunu ve ilgili diğer kanun hükümleri uygulanır.

Bendenizin ayakları ve Bodrum… Tam 1 sene oldu ben gitmeyeli.  Hatta oradan bir yazı yazmıştım “Ablam Aşktan Öldü” diye… Geçen 25 Ocak’ta… Bir ufak enstantene yapmış olalım :)))

Bir de devremülk devri konusuna gelirsek … O da şu şekilde oluyor ….

Devremülk hakkı sahipleri diledikleri zaman kendi dönemlerini tesisle irtibata geçerek gerekli form ve prosedürleri yerine getirmek şartıyla kendi yerlerine kullanması istedikleri kişlere devredebiliyorlar. Yerine kullanım şeklinde olan bu devri devremülk hakkı sahibi yakınları veya akrabalarına yapabiliyor.

Peki, Devremülk nasıl kiralanır? Devremülk hakkı sahibi dilediği zaman kendi kullanım dönemini kiraya verebiliyor. Buna göre üyeler dilerse kendi kullanım dönemlerinin bir haftasını veya iki haftasını belirlenen ilgili form ve prosedürleri yerine getirmek şartıyla kiraya verebiliyor yada tesis tarafından kiraya verilmesini talep edebiliyor.

Kiralama işlemlerinde tesis yönetiminin belirleyeceği kiralama işlem bedeli alınıyor.

İşletme Yönetimi hiçbir zaman devremülk üyesinin dönemini kiraya verme garantisi vermez.Devremülk satın almak aynı zamanda bir ekonomik yatırım yöntemi oluyor. Devremülk üyesi tapusunu aldığı takdirde devremülkünü satabilir veya arzu ederse İşletme Yönetimi üye adına devremülk satış işlemi yapabilir. Bu tür işlemlerde çeşitli operasyon bedelleri talep ediliyor. İşletme Yönetimi bu tür taleplerde kesin satış garantisi vermez. Tapu almadan 2. el satış işlemi yapılmaz. Ödemesi biten devremülk üyesi gerekli evrakları tamamladıktan sonra İşletme Yönetimi tarafından yetki verilen kişilere noter yolu ile vekalet verir ve böylelikle tapu işlemi resmi süreç içerisinde tamamlanır. Satın alınan devremülkün tapu masrafının tamamı devremülk üyesine aittir.

Bu konuyla ilgili sıkıntıları olanlar benimle iletişime geçebilir, efem …

Saygılarımla

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Zorunlu Arabuluculuk Dönemi Başlıyor !

Zorla güzellik olur mu? Olmaz mı, oldurmaya çalışıyoruz o zaman …

Hatırlarsanız, katıldığım televizyon programları ve ana haberlerde; özel hukuk ilişkilerden doğan uyuşmazlıkların çözümü için arabuluculuk yönteminden uzun uzun bahsetmiştim,  google’dan benim adımla arattığınızda bu videolara ulaşmanız mümkündür.

2017 tarihi itibariyle gönüllülük esasına dayalı olan bu sistem, işçi işveren uyuşmazlıkları için zorunlu hale gelmiştir.  Nasıl mı?

Arabulucuya başvurmadan açılan davalar incelenmeden reddedilecek. Peki zorunluluğun kapsamı ne olacak? Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi alacakları ile işe iade talepleri zorunlu arabuluculuk kapsamında olacak. Yapılacak kanun değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra işçi alacakları ile işe iade talepleri için öncelikle arabuluculuk yoluna başvurmak gerekecek. Bu düzenlemeye göre,  işçi alacakları ile işe iade talepleri için doğrudan dava açılamayacak.

Arabulucuya başvurmadan dava açılması halinde dava, esasına girilmeden dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilecek. Fakat taraflar arabuluculuk yoluna başvurdukları halde anlaşamazlarsa dava açabilecekler. Zorunlu arabuluculuk, adliyelerde kurulacak arabuluculuk merkezleri tarafından yönetilecek ve uyuşmazlığın tarafları merkezde arabuluculuk hakkında bilgilendirilecek. Başvuranların kendi arabulucularını seçememesi halinde arabulucu merkezde bulunan otomasyon sistemi üzerinden belirlenecek. Bu arada, bilindiği üzere arabulucu ataması sadece Adalet Bakanlığı arabuluculuk siciline kayıtlı arabulucular arasından yapılacaktır, doğrudur.

Arabuluculuğa başvuracak olan taraf, karşı tarafın yerleşim yerindeki, karşı taraf tüzel kişi ise merkezinin bulunduğu yerdeki veya işin yapıldığı yerdeki arabuluculuk merkezlerinden birine giderek işlemleri başlatabilecek ve bu sürecin en çok iki hafta içinde sonuçlandırılması öngörülüyor. Ancak arabuluculuğa başvuranların genellikle ilk bir-iki saatte anlaştıkları görülüyor. Sürecin uzaması halinde ise arabulucunun süreyi bir kez uzatma yetkisi olacak. Arabuluculuk boyunca dava açma süreleri işlemeyecek.

Arabuluculuk ücretinin ilk iki saati devlet tarafından karşılanacak. Anlaşma gerçekleşmez ise bu ücret yargılama giderinden sayılacaktır. İlk iki saatte anlaşma sağlanamazsa arabulucu taraflardan ücret isteyebilecektir. Taraflar başka şekilde anlaşmadığı sürece arabuluculuk ücreti eşit ödenecek.

Taraflardan birisi geçerli bir mazeret göstermeden arabuluculuk görüşmelerine katılmazsa haklı çıksa bile yargılama giderlerine mahkûm edilmesi gündemde. Bu sistemin avantajı ne diye sorarsanız, hep dediğim gibi  zorunlu arabuluculuk ile birlikte işçi-işveren uyuşmazlıkları çok kısa sürede ve devlet katkısı sayesinde taraflara ek bir yük getirmeden çözüme kavuşabilecektir yani taraflar için daha ekonomik usul ekonomisi açısından da daha kısa sürede sonuç alınabilecektir.

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Namesteler Beyaz Telaş ve Rehin Açığı Belgesi

Sevgili Okurlarım,

Amerika’daydım bir süredir, inşallah yeni yıl sonrası tekrardan gideceğim.  New York’u altına üstüne getirdim her zamanki gibi, gönlümce gezdim, eğlendim, şükrettim.  Yaşıyorum diye, ailem yanımda diye, elim ayağım tutuyor diye,sevdiklerim ve ben sağlıklıyım ve aynadaki yansımamı seviyorum, her sabah kendime öpücük gönderiyorum diye.  Başarılarımı düşündüm, daha da çok gurur duymak mutlu olmak istedim kendimle, kendimi şişirmek egomu tavana çıkartmak istedim.  Canımı sıkan herkesi ve herşeyi çukurun içine attım.  İnsan temizliğini hayatımda bir süre önce yapmıştım zaten.  Enerjimi tükentenlerin bir kısmı hayatımdan kendiliğinden defolup gitti, bir kısmını da ben çıkardım.  Tamamen görüşmek istediğim insanlarla görüşüyorum ve canım ne yapmak isterse onu yapıyorum kendime bu lüksü vereli epey oluyor.  Daha öncesinde bu denli arama mesafe koyamıyordum enerjimi tüketenlerle artık bunu tam anlamıyla yapabiliyorum.  Beni seven sevsin, sevmeyenin de canı cehenneme diyorum.  O zaman her gün cennet işte.  Bu lüksü de insan ancak  kendi kendine verebilir. Kendi kendine bunu yapamadıktan sonra kimse sana bu lüksü vermeyecektir.  Tabii yalnız kalmayı da bileceksin, bazı geceler olacak ki duvarlar üzerine üzerine gelecek; ama sen o duvarların altında ezilmeyeceksin.  Bileceksin ki, duvarların altında ezildiğinde kimse dönüp sana yardım elini uzatmayacak, ailenden başka .  Ailen de seni o halde görmek istemeyeceği için, güçlü kalmaya ve olmaya mecbursun.  O duvarları iteceksin var olan gücünle, yoksa da bir yerlerinden damarlarındaki o kandan bir güç bulmalısın yoksa öl daha iyi …. Tüm bu felsefemin üzerine NYlu Amerikalı arkadaşımın zaten bende bir hayli mevcut olan ve kızkardeşime fenalık getirmeme vesile olan “namesteler”ime bir de yoga ve nefes egzersizlerini eklemesiyle iyice enerji harmonisiyle doldum ki sormayın, beni tutabilene aşkolsun … 20li yaşlarımda hissediyorum kendimi, tek sinirimi bozan saçlarımın belirli kısımlarına düşen zamansız aklar… neyse ki kuaför fobim var da beyazları kendim kapatıyorum o da canım istedikçe, zaten kış geldi ponponlu berelerimin altında çok güzel saklanıyor beyazlarım, nazar boncuklarım …. 🙂  Günün birinde canım hiç boyamak istemezse bu beyazları, bembeyaz da gezebilirim .. canım nasıl isterse …o konuda da canım nasıl isterse ….

Gelelim 2. romanımın durumuna ismi “Beyaz Telaş”.  Siyah Telaş 2 sene 3 ay önce yayınlanmasına rağmen hem internet satışlarında hem de hala daha yurt genelindeki kitapçılarda satışına devam ediliyor.  Ne güzel, nobel ödülü almadım; ama okuyucularımın olması beni mutlu ediyor sağolun ilginiz için ..  Bu arada, Unutmadan yazayım, Buddha Bar’ın “Anandi” si beni kendimden geçiren müzik; şu ara bol bol dinliyorum … Benim gibi yogiler için harika bir müzik ve Buddha Bar Albümlerinin tamamını şiddetle tavsiye ederim . Bu albümlerden oluşturduğum favori albümümü Nano Teknesiyle Bodrum açıklarında ve Datça yoluna açıldığımızda ses sonunda dinlerdim, dinlerdik.  Bas bas bağırırdı müziklerim Ege Denizinin açıklarında. Dalgaların teknenin altına hızlıca vuruşuyla beraber içmdeki coşku tavan yapar, aşk dolu sevgi dolu olurdum.  Bana hayatı huzursuzluk ve üzüntüleri unuttururdu o anlar.  Ve şunu biliyordum ki, depoluyordum o anları daha sonra hafıza kutumdan çıkartıp bir daha bir daha yaşayabilmek için, anılar biriktirmekti mühim olan, anı dolu dolu stressiz huzurlu aşk dolu yaşayabilmekti … Şimdi ve şu aralar da öyle … 2. Romanım “Beyaz Telaş”ı yazdığım şu günlerde, bu anılar hikayemi oluştururken bana yardımcı olacaktı.  Avukatlığımın yanında bu yazar yönüm beni sanatçı eder mi dersiniz?  Bir ara çevremden sanatçılar eksik olmazdı.  Çok sevgili yönetmen dostum vesilesiyle çoğu oyuncu yazar ve senarist tanımıştım.  Onların da söylediği benim yazmam gerektiğiydi.  Yazıyorum işte, hep de yazacağım …

Gelelim mesleğimin avukatlığın cilvelerine; Datça’da yürüttüğüm bir icra dosyası için rehin açığı belgesi almamdaki çabama … Beni deli gibi uğraştırdılar.  UYAP’ın gelişiyle işlemler daha bir hızlı ilerler oldu, memnunum bu hızdan ötürü.  Ofisimden Datça’daki dosyamı takip edebiliyorum, bu büyük bir lüks.  Müvekkillerin, avukata itimadı çok mühimdir bunu herkes bilir.  Benim canım müvekkillerim de bana her zaman itimat dolu oldular ben de bu itimatlarını asla boşa çıkarmamaya gayret ettim hala daha avukat müvekkil güven ilişkilerimiz harika yol almaktadır.. Gül gibi geçinip gidiyoruz ..

Bilmeyenler için, Nedir rehin açığı belgesi ?

Rehin, satış isteyenin alacağına derece itibariyle rüçhanı olan diğer rehinli alacakların tutarından fazla bir bedelle alıcı çıkmamasından dolayı satılamazsa veya satılıp da tutarı takip olunan alacağa yetmezse, alacaklıya bütün veya geri kalan alacağı için bir belge verilir.Alacağın irat senedinden veya bir taşınmaz mükellefiyetinden doğmayan alacaklı, bu suretle tahsil edemediği alacağı için borçlunun sıfatına göre iflas veya haciz yoluna gidebilir.Alacaklı, satış yapılmamışsa artırma gününden,satış yapılması halinde satışın kesinleşmesi tarihinden itibaren bir sene içinde haciz yolu ile takip talebinde bulunursa yeniden icra veya ödeme emri tebliğine gerek olmayacaktır. Rehin açığı belgesi, borç ikrarını doğrulayan senet mahiyetindedir.

Hepinize Namesteler …

Sorularınızı bekliyorum …

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Sarı Yaz

Geçen sene ekimin sonlarına doğruydu Bodrum’un açıklarında yaza veda edişimiz.

Bu sene yaza veda edişimiz geçen seneye göre daha bir hızlı, daha hüzünlü, ıssız ve apansız oldu sanki.

Birkaç günlüğüne geldiğim Ankara’da evimizin penceresinde ağaçlardan düşen yaprakları izliyorum, kulağımda Birsen Tezer’in “İstanbul” u çalıyor.

Beş dakikada bir motorunun acelesine inat
Biniyorum meçhule
Ardımda martılar telaş

Bırakıp gitmek var
Şimdi seni yarim
Dört yan ezan
Vapur vapur boğaz

Sesim binlerce binlerce
Gözüm bugün
Gözlerin istanbul
İstanbul gözlerin bugün
Gözlerin istanbul
İstanbul yüzün bugün

Birazdan yola çıkacağım İstanbul’a doğru arabamla.  Arabam, evin önünde gitmeye  biraz isteksiz, aynı zamanda da istekli beni çağırıyor.  Bu şehri terketmek hep zor geliyor gönlüme, aklıma, anılarıma …. yine de gitmeliyim İstanbul’a yola çıkmalıyım.  Vedalara alışan yüreğim senelerdir, aile üyelerimi, anı ve bu Ankara’daki planlı, aristokrat hayatı bırakmaya alışmış, alışagelmiş…… Bu veda ve hüzünler beni bugünlere getirmişken hala daha beni büyütmeye ve yaşlandırmaya çalışıyor, devam ediyor hala daha …. Beni ıssız bir o kadar güçlü, bağımsız ve belki de anarşist yapan duygularım başkaldırıyor yine tüm zorluk, çaresizlik, hüzün ve üzüntülere.  Ben biliyorum ki, İstanbul’a girişte köprüyü geçerken yine ellerim hırstan kaşınacak kalbim daha hızlı atmaya başlayacak ve ben İstanbul’un telaşı içinde tüm hüzün ve hasretlerimi arkamda bırakarak önüme bakacağım ….  İşte hayat bu.  Mevsim sonbahar tüm kasvetiyle gönlümde aklımda ve hüznümde.  Hazan sonbahar …. Ahmet Faik’in dediği gibi “Sarı Yaz” …..

Hüzün ve hazan iliklerimize o kadar işlemiş ki, art arda gelen kahkaha ve sevinçli muhabbetlerden sonra derin bir sessizlik ve suskunluk geliyor.  Peki neden ?  Bunu yapan yaptıran nedir ? Hasret …. Kaçamazsın, gidemezsin teslim olacaksın hüzne, hasrete, uzaklığa …

Gelelim hukuki konumuza, istinaf yoluyla ilgili sorularınıza açıklık getirmek amacıyla, şu kararlar için istinaf yoluna başvurulabilinir …

(1)İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir.

(2) Miktar veya değeri binbeşyüz Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir.

(3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda binbeşyüz Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir.

(4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü binbeşyüz Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz.

(5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir.

(1) İstinaf yoluna başvurma, dilekçeyle yapılır ve dilekçeye, karşı tarafın sayısı kadar örnek eklenir.

(2) İstinaf dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:

a) Başvuran ile karşı tarafın davadaki sıfatları, adı, soyadı, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve adresleri.

b) Varsa kanuni temsilci ve vekillerinin adı, soyadı ve adresleri.

c) Kararın hangi mahkemeden verilmiş olduğu ve tarihi ile sayısı.

ç) Kararın başvurana tebliğ edildiği tarih.

d) Kararın özeti.

e) Başvuru sebepleri ve gerekçesi.

f) Talep sonucu.

g) Başvuranın veya varsa kanuni temsilci yahut vekilinin imzası.

İstinaf dilekçesi, kararı veren mahkemeye veya başka bir yer mahkemesine verilebilir. İstinaf dilekçesi hangi mahkemeye verilmişse, o mahkemece bölge adliye mahkemesi başvuru defterine kaydolunur ve başvurana ücretsiz bir alındı belgesi verilir.

İstinaf yoluna başvuru süresi iki haftadır. Bu süre, ilamın usulen taraflardan her birine tebliğiyle işlemeye başlar.

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Vazgecmeyi Bilememek ve Bir Pecete Hikayesi

Okyanus ötesinde Amerika’nin New York Sehrinde Hudson River’a bakan otel odasinda buldum kendimi. Hem biraz kafa dinlemece hem de bildigim herkes ve rutinimden az da olsa uzaklasabilme amacli….

Ucaga öyle bir binisim vardi ki arkama bile bakmadim… Belki de kendimi bulmak icindi bu seyahatim kim bilir … Son 3 ayda hayatimda öyle bir temizlik oldu ki, hayatimin merkezine koydugum bir isim de dahil bana olumsuz enerji verdigini hayatimi adeta sömürdügünü zamanla anlayabildigim birkac kisinin de hayatimdan hic istemedigim sekilde cikip gittigini görmek canimi cok acitmisti kendime gelemiyordum bir türlü ……. Bu mu diyordum kendi kendime sectigin arkadaslarin dostlarin bu hiclikte kötülük ve bencillikte insanlari nasil hayatina alip bir de dostum sevgilim arkadasim diyebiliyorsun Gizem? …….. Bu sorgu suallerim birbirini yaz boyunca takip etti, taa ki lösemi hastasi amcama benden ilik nakli yapildigi sirada basimda bekleyen annecim ve babacigimin, bana “kizim az daha dayan, biliyoruz canin ve damar yollarin cok aciyor, amcan senden alinan iligi hemen alabilmek icin birazdan apar topar hastaneye yatacak diyene kadar ………… Iste tam buralarda bir yerde bende film koptu…………… Hayat bu iste dedim, bu kadar … Saatlerdir damar yollarimdan süzülen kanin icinden alinan ilik benim 55 yasindaki amcama hemen nakil edilmedigi takdirde amcam belki de ölecekti . Biliyor musunuz hayatin anlaminin cogu zaman en azindan yazin basindan beri baskalarina yani sevdiklerine bagli olmamasi gerektigine iliskin savim bu olayla belki de baglidir dememe sebep oldu ……….. Hayatin anlamini kesinlikle bir basina bulamazsin, bu münferit bir sekilde aciklanabilecek bir durum degildir. Ve geldigim nokta, tam olarak sudur: Hayatin anlami tamamen secimlerinlerinle, ihtiyac duydugun insanlar ve seylerle ilgili ….Bir amcami düsünsenize, belki de bu gecirdigi zorlu sürecte ben olmasaydim coktan hayata veda etmisti …………..hayatta her sey ama her sey birbiriyle ilintilidir …

Kendimle alakali olarak su ara en cok düsündügüm ve kendi kendime nereye kadar diye sorguladigim özelligim ; Ben vazgecmeyi bilemedim bir türlü istedigim hic bir seyden vazgecmeyi belki beceremedigimden ya da istemedigimden … Yapamiyorum arkadas ! Ciplak kaliyormusum gibi hissediyorum …

Bu halimden memnun muyum bilmiyorum; ama bir özelestiri yapmam gerekirse kalbim cok yorgun yoruluyor …

Vazgecmeyi bilebilseydim belki daha az hirsli daha rahat ve daha az obsesif ve siradan olurdum . Su da bir gercek ki, hayattan korktugum seylerden biri de siradan, sistematik her gününü planli yasayip anin tadini anlamayan insanlara benzemek oldu. Kendi özgün yapimda hayati ve kendimi sorgulayan daha dogrusu her gün secimlerinlerimi ve hayatimdaki insanlari sorgulayan bir kabuga sigindigimi farkettim …..

Bir hikayem bile var cocuklugumda yasadigim ve hic unutmadigim. Cocuklugumdan beri ailemin özellikle de annecigimin beni Disney’in Kücük Deniz Kizina “Ariel”e benzetmesi sonucu Üzerinde Ariel olan her seyi biriktirirdim ve bu özelligim hala daha da devam etmekte babacigim Amerikadan alirdi bana o dönemler ailecek Amerikada yasadigimiz dönemlerdi ; kalemkutulari, bebekler, oda dekorlari, peceteler …… Türkiye’ye döndügüm zamanlarda cocukluk arkadasima üzerinde bir Ariel ve Barbie bulunan pecete verdigimi hatirliyorum. O da gidiyor bu pecetelerden baskili Tisört yaptiriyor, o zamanlar Türkiye’de yok tabii. Ben, evde kiskanclik krizine girmistim; nasil olurdu da bana ait olan ve beni simgeleyen Özellikle de Denizkizindan gidip de Tisört  yaptirabiliyordu ve ben kendi ellerimle nasil vermistim, geri almaliydim onlari ……. Biliyor musunuz o cocuk halimle senelerce geri istedigimi hatirliyorum ve de geri alabilmistim de sonunda, arkadasim dayanamamisti geri istemelerime. Kardesim in dogumunda bize anne ve ablasiyla ugradiginda elindeydi, bana geri getirmisti. Sahitlerim de var yani, zafer benimdi Pecetelerim geri gelmisti bana :)) Ben geri almistim ya gerisi mühim degildi. Bibbidi Bobbidi Boo …..:)))).Ne yaptirdigi Tisört  ne de benim o peceteleri kullanmam ya da bir baskasina kullandirtmam, sadece geri alabilmem mühimdi, almistim da oyunu kazanan bendim, zafer benimdi.Gecenlerde Cesme’de bu cocukluk arkadasimla karsilastigimda ona bu olayi hatirlattim ve dogruladi, “dogrudur” dedi bana o sirada yanimda annem , babam ve kardesim de vardi;onlar da dogruladi zira bu olaya anne ve babam bire bir sahittir, Deniz kizi ve Barbie pecetelerini geri alisimi, geri aldigimi halihazirda hala kolleksiyonumda duruyorlar evin bir kösesinde. Annemler iyi bilirler babam iyi tanirdi kizlari Kücük Gizem’i, ayni simdi tanidiklari bildikleri gibi , Gizem isteklerinin pesinden hep gider, tuttugunu koparirdi. Peki sizce burada önemli olan peceteler miydi, bunlari geri almak miydi? Benim icin önemli olanin burada Denizkizi ve Barbie peçetelerini geri almak oldugunu söylediginizi duyar gibiyim bence de öyle, sonradan onlardan aynilarini benim kullanmam ya da baskalarinin kullanmasi mühim degil. Geri almistim onlari , yeniden benim olmasi ve o geri aldigim pecetelerin hala bende oluyor olmasi mühim olandi…

Simdi size soruyorum, cok tutkulu ve isteklerinin pesinden her seyi göze alarak gitmek mi iyi taa ki oldurana kadar benim Denizkizli ve Barbie Pecetelerini geri aldigim gibi yoksa birakmak mi isteklerinin daha az tutkulu ve monoton mu olmak ? Aslinda dogru ve yanlis göreceli kavramlardir, kime göre dogru ya da yanlis; ama iyi kavrami bence daha geneldir o yüzden size hangisi daha iyi diye soruyorum ….. iyi kelimesi burada dogru kelime olmakla beraber, sanirim saglikli olmakla ilintili ….. Duyduguma göre fazla tutkulu ve arzulu yasayanlarda tasikardi, ritm bozuklugu ve panik atak sorunlari oluyormus ne dersiniz ?

Sevgilerimle

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

Twitter@ avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Kutlama !

Güneş batmak üzereydi, saat 19.30’u gösteriyordu. Uzakdoğu Restaurantındaki yemek randevuma yarım saat kadar geç kalmıştım; ama umrumda da değildi;zira büyük bir hevesle orada beklenildiğimi biliyordum. Beni bekleyen tanıdığın (tanıdık diyorum, çünkü arkadaş değiliz zira iş ilişkimiz olabilir, belki sırdaş olabiliriz; ama “arkadaş”kelimesi bizim için olamaz) yarım saat değil gerekirse 1 saat bile bekleyeceğini biliyordum inatla; ki bir mecburiyeti yok asla ve kata; yüksek egolu oluşu da ayrı bir durumdu; yine de bekleyecekti beni orada… Yanılmamıştım da, restaurantın içine girmeme ramak kalmıştı beni oturduğu yerden gördüğünü görebiliyordum öyle bir ayağa kalkışı vardı ki, beni öyle bir selamlayışı kucaklayışı vardı ki, gören senelerdir birbirini görmeyen dost ya da sevgili olduğumuzu düşünebilirdi ancak öyle değildi. Biz beyefendiyle sevgili de değildik, arkadaş da; sadece geçmiş yaşantılarımızda yaşadıklarımız, belki ortak hüzünlerimiz, sevinçlerimiz, ukdelerimiz belki de hüsranlarımız ya da birbirimize olan uzaktan hayranlığımızdı… Ama birşey vardı ve ben o şeyi haftalar sonra buldum “kutlama” o şey “kutlama” idi … Kutlamadan, kastımı da açıklayacağım …. Siz, Sezen Aksu’nun “Kutlama” şarkısını dinlediniz mi hiç ? Hemen dinleyin şimdi, sözlerine bakın bir … Kirazlar olmadan tez vakitte, asmanın sürgün veren dallarında … başımı omzuna yaslamaya hayata yeniden başlamaya …

Neyse, lafı uzatmadan yemek masasına geri döneyim. Bana gösterilen bu deli sevgi gösterisinden sonra, çantamı pat diye yanımda duran iskemleye bırakıp, bir haşimle sandalyeye kendimi bıraktığımı hatırlıyorum. “İşte buradayım. Geldim, en nihayetinde görüşebildik der gibiydim.” Yemek süresince kendimi kendimi dakikalarca anlatabileceğim, dertleşmeye aç olduğum konuları konuşabileceğim ve uzaktan da olsa tanıdığım ama aslında senelerdir tanıdığım adamla Muğla Güneşini, Bodrum Güneşini batırmak üzere orada bulunuyordum. Tamamen seviyeli, bir o kadar arkadaşça ve herkesten uzakta, ağlayabilirdim ağlamak istiyordum neyse ki restaurantta bizim dışımızda kimsecikler yoktu sadece birkaç garson vardı onların da önceden tembihli olduğu belliydi; sadece bize servis edecekler ve biz masadan ayrılana kadar orada bulunacaklardı. Bu durumun  tadını çıkarmalıydım, şımarık bir kadın gibi …. Açtım bir süredir buna.  Dinlenilmeye, dertleşmeye, şefkate ama şefkatin böylesine açtım.

Gözüme ilk ilişen tüm ihtişamıyla masada duran Merlot şarabıydı. Benim bunu içmem yasaktı, kırmızı şarap beni öldürmekten beter eder, migrenimi öyle bir azdırıyor ki size anlatamam . Ancak, hiç umrumda değildi…İyi ki vardı masada, iyi ki. Bana yardımcı olacaktı. O anı dibine kadar yaşamama, bu uzaktan hayranlığın dertleşebilecek bir atmosfere gelmesinden ötürü hem onun hem de benim bu masada kalacağından emin olduğumuz yakınlaşmamıza yardımcı olacağını bilerek yudumlarken, aslında orada olmaktan dolayı ne kadar mutlu olduğumu bir kere daha farkedecektim. Öyle de oldu. Şarabı yudum yudum içtikçe içimdeki hüzün, içimdeki mutsuzluk, daha önceden yaşadığım ayrılıklar, yalnızlıklarım ve bir o kadar da mutluluklarım dudaklarımdan dökülmeye başlamış, içimde yıllların birikimiyle tuttuğum tüm kin ve öfke nöbetlerini bu beyefendiye kusmaya başlamıştım. Beni o kadar iyi dinliyordu ki, bir vakit sonra o da şarabın etkisiyle kendinden bahsetmeye hüzünlerinden ayrılık ve nefretinden bahsetmeye başladıkça aslında kendisinde kendimi görmeye başladığımı farkettim. O da bende kendisini görüyordu emindim. Çünkü, acılarıma ve herkeste olabilecek türden mutsuzluk ve heyecanlarıma ortak olmak istiyor bir nevi hamil olmaya çalışıyordu ve ben bunu görebiliyordum; o masadaki hüzün ve tutku sadece bize aitti, özeldi.  Biz ıssız iki ruhtuk.  Biz o akşam o saatte sadece bir arada olmalıydık.  Başka kimselerle değil.  … Ben bunu çok net görebiliyordum.  Birşeyleri kutlamamız gerekiyordu ve bunun için de doğru kişi olmalıydık birbirimiz için ..

Öyle mutluydum ki, orada onunla bu ambiansı yaşıyor olmaktan; en nefret ettiğim Sushi’yi yediğimi bile geç farkettim. Sonra da Uzak Doğulu aşçımızın yaptığı et tavuk ve balığı löp löp götürdüm. Öyle bir haldeydim ki, haldeydik ki; hem beyefendi hem de ben Bodrum Güneşi batıp yıldızlar tepemizde dansedecek kadar çoğalana kadar masada dertleşmediğimiz aşk, sevgi, terkediş olsun hastalık, ölüm, para kazanma hırsı, başarı ve OSHO da dahil olsun konuşmadığımız öfke ve nefretimiz kalmadı bu 5 saatte. Biliyor musunuz, bu 5 saatin sonunda “Kutlama” şarkısını dinleyerek masadan ve birbirimizden ayrıldık. Belki de sonsuza kadar ayrıldık… Zaten arkadaş değildik dediğim gibi, sadece uzaktan bir hayranlığın bu kadar faydalı olabileceğine onunla yaptığım bu 5 saatlik muhabbeti her zor anımda hatırlayıp her zor anımı bir “kutlama” şarkısıyla geçirebileceğimi ve kendimi avutup “Hadi Gizem, bu zor anı da atlatırsın çünkü sen o akşam tüm herşeye kırmızı şarap kaldırıp, kutlayan insansın… Her zaman bahar, gölgenin ve gecenin sonrası hep aydınlık ve sabah … diyebileceğim tatta bir akşam yemeğiydi.” Bunu daha önce yaşamamış gibiyim, aşık olduğum ve sevgilimle güzel yemek yemelerimiz oldu tabii ama böylesine sümüklü ve ağlamaklı böylesine dertleştiğim oldu mu bilemiyorum, olsa bile bu masadaki samimiyet yoktu; çünkü bu masada kaybedecek bir şeyim yoktu.; ben bendim o oydu; duygularımız çırılçıplaktı ve biz bizeydik. Kaybetmek yoktu, biz birbirimize ait değildik; sadece ruhlarımız bu 5 saat için beraberdi dert ortağıydı..

İsmi bende kalacak bu beyefendinin şu anda bu yazıyı okuduğunu da biliyorum..… Herşeye her daim veda eden yapayalnız adam benim dert ortağım; sana ben veda ediyorum bu sefer kendi köşemden… Kutlama sadece bir avuntu; ama bize yakıştı; yine de sağol, kutlayarak seninle tüm hüzünlerimiz ve o akşam yemeğinde dertleştiğimiz bütün üzüntülü müşterek acılarımızdan kurtulduk, arındık … Bir daha böyle bir yemeği bir başkasıyla yersen yine aynı avuntuyu karşındakine yap, her şeyi kutlayarak kurtar karşındakini … Ama şunu unutma herkes en az senin kadar yalnız ve bitkin; ama ayakta durmak zorunda “Go for it” demek zorunda … Seninle yediğimiz o yemek bana ilham kaynağı olacak hep, yarıda bıraktığım çoğu konu ve hüzünlerim için .. Hep kutlama yapıp seni anacağım ….

OSHO’yu çok sık okuyan bir kişi olarak; Yalnız insan yoktur, sadece tek başınalığı seçen insan vardır. Kişi, kendisiyle barışık olduğu müddetçe, her türlü zorluğu aşar. Stres ve huzursuzluk yaşamamız gerektiği kadar kısa hayatlarımız var …  Bir de bana “tehlikelisin sen” der, kadın avukatlardan hep korkmak gerekirmiş 🙂 Bi de güzelse kaçmak gerekirmiş hatta; zira tehlike çifte katlanıyormuş …

Yazın sonlarına geldiğimiz şu periyotta siz okuyucularıma önerim öyle bir deşarj olun ki, yeni sezon geldiğinde ki bizde adli tatil Eylül’de bitiyor; bomba gibi olun. Ben bomba gibiyim, yeni dönemde de sizlerle haftada bir köşemden her sene olduğu gibi hukuki meseleleri tartışacağım.. Yaz periyodunda en çok tapu ve sit alanlarına ilişkin yazdığım yazılarıma ilişkin sorularınız aldım, elimden geldiğince maillerinize cevap vermeye çalışıyorum … Yine yazışalım …

Tüm Kutlamalarımla,

Baki Selam

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Emlak Vergisine İtiraz !

Çok sevgili avukatınız tabii ki, emlak vergisine itiraz konusuna değinmeden edemez …

Ben de dahil biliyorsunuz ki çok sayıda vatandaş bu konudan bir hayli müzdarip..

Arazi, evinizin veya dükkânınızın değeri 4 yıl sonra yeniden belirlendi.  Bildiğiniz üzere, emlak vergisi her yıl, “yeniden değerleme oranın yarısı” kadar artıyor. Ancak emlak değeri 4 yılda bir belirleniyor ve emlak vergisi de bu ‘güncel değer’ üzerinden veriliyor. 2014-2015-2016 ve 2017 yılı emlak vergileri için baz teşkil eden emlak değerleri 2013 yılında belirlenmişti. Aradan dört yıl geçti. Şimdi 2018-2019-2020 ve 2021 yılı için az teşkil edecek emlak değerleri de Takdir Komisyonları tarafından belirlendi ve belediyelere teslim edildi. Yani herkesin, ister evi, ister arsası, ister dükkanı olsun bunların hepsinin değeri yeniden hesaplandı. 2018’de emlak vergisi de buna göre belirlenecektir.  Dolayısıyla da, Takdir Komisyonu’nun belirlediği yeni değerlere itirazınız varsa son günlere girmek üzereyiz, dava açmak için acele etmeniz şarttır …

Kanun koyucunun amacı verginin tahakkuk ettirildiği yılın başından önce vergi değerinin kesinleşmesini sağlamak olup, zaten 213 sayılı Kanun’un mükerrer 49. maddesinde de “Kesinleşen asgari ölçüde arsa ve arazi birim değerleri, ilgili belediyelerde ve muhtarlıklarda uygun bir yere asılmak suretiyle tarh (vergilendirme) ve tahakkukun yapıldığı yılın başından Mayıs ayı sonuna kadar ilan edilir” hükmü yer alıyor. Yani Belediyeler ve Muhtarlıklarda Ocak (Şubat) ayından Mayıs ayı sonuna kadar ilan edilen değerler kesinleşmiş değerlerdir.  Açtığınız davanın gerekçesine “213 sayılı Kanun’un mükerrer 49. maddesine göre Takdir Komisyonu tarafından belirlenen ve ….. adresindeki taşınmazımın metreke kare birim fiyatı gerçeği yansıtmamaktadır. Takdir Komisyonu’nun belirlediği birim fiyat yanlıştır (gerçeğinden fazladır). Birim fiyatın gerçek değerine düşürülmesini talep ederim” yazmanız yeterli olacaktır.

Takdir komisyonu kararları düzenleyici işlem niteliğinde olduğundan, bir taşınmazın bulunduğu cadde ve sokaklar için takdir edilen asgari arsa metrekare birim değerlerinin tespitine ilişkin takdir komisyonu kararı, mükelleflerden biri tarafından açılan dava sonucunda iptal veya kısmen iptal edilirse, bunun neticelerinden aynı Mahalle, cadde, sokak veya bölgede bulunan ve dava açmayan diğer tüm emlak vergisi mükellefleri de faydalanacaktır.

Ayrınıtlı Bilgi İstemeniz Halinde bana ulaşabilirsiniz.

Sevgilerimle,

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Hadi, Mavilerini Giyin De Çık Dışarı ! Aydınlık Geceye Yenilmedi Hiç ..

Sevgili okuyucularım,

Herkesin haleti ruhiyesine güzel gelebilecek bir Mevlana sözüyle sizlere iyi bayramlar dilerim

Mevlana diyor ki,

Üzülme! Dert etme can!

Görebiliyorsan,
Dokunabiliyorsan,
Nefes alabiliyorsan,
Yürüyebiliyorsan,
Ne mutlu sana!

Elinde olmayanları söyleme bana
Elinde olanlardan bahset can!…

Üzülme!
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin her ne ise
Bir bakarsın yağmurlu bir gecede
Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış
Bil ki Güzellikler de var bu hayatta
Gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
“Hüzün olgunlaştırır”
“Kaybetmek sabrı öğretir”
Şimdilerde bol bol dua et
Hasat yakındır can!
Kaderini sev!
Varsa kederini de sev!
Üzülme hastalıklarına
Gör, hangi günahlarına kefaret olacak
Terk edildin diye de üzülme
Demek ki sevebilecek bir yüreğin var
Geçmişi unut, hiç yaşanmamış gibi davran
Buluttan nem kapma!
Döküver kirpiklerinden sonbaharı
Bir gün ama bir gün mutlu tebessümlerle kol kola gireceksin
Koklayacaksın yağmur sonrası toprakları
Yükleyeceksin ruhunu kelebek kanadına
Uçacaksın semalara sevdiklerinle can!
Kim demiş ebemkuşağı yedi renk?
Bakmakla görmek arasındaki farkı çözdüğünde
Anlayacaksın ne demek istediğimi can!
Sana tanınan süre üzülmeye değecek kadar uzun değil
Herkes gibi sende sonsuzluğa gün gelip kanat çırpacaksın
Hayatın telaşından insan pek farkında olmuyor ama
Kum saati alta doğru hızla akıp gidiyor
Henüz aşılmamış çok yolların var

Hiç mi güzellik yaşamadın?
Ufacık bir hatırımda mı yok yanında?
Hayatın ellerini bırakma! Küsme!
Hadi mavilerini giyin çık dışarı!
Denizle cilveleşen martılar gibi hayata kur yap!
Yitirdiğin güneş için sevda türküleri söylemeye devam et!
Ölümlüde olsa hayat, ölümsüz bakışlarla bak!
Kaçmakla kurtulamazsın ki;
Yalnızlıktan, hüzünlerden, hayattan
Ayakta kalman gerek, yaşaman gereken can!
Hayat senide içinde görmek istiyor
Hadi yaklaş!
Unutma ki

“Yapmadıklarının kazası yok!”
Ve yine unutma ki
“Aydınlık geceye hiçbir zaman yenik düşmedi” can!

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This:

Kusursuzluk ve La Boheme

Bir terapist arkadaşımla, Boğaz’a nazır bir yerde kahvemizi yudumlarken; meşhur “keşke”lerimizden bahsetmeye başladık.  Hatasız kul olamayacağı gibi , “Keşke” siz insan da olamaz elbette.  Kimi insan, her yaptığından o kadar emindir ki, kendilerini dev aynasında görüp burunlarından kıl aldırmamaya mahkumdurlar. Aksi takdirde, yanmışlardır çünkü.  Kimileriyse çok hatalı geçmişlerini kabullenmişlerdir ancak bu hatalarının altında o kadar çok ezilmişlerdir ki, silkinip yerden kalkamadıkları içindir ki, hayatlarının geri kalanını ezik yaşamaya mahkumdurlar.  Peki nedir en iyisi?  “Keşke”siz bir hayat mı, çok “keşke”li bir hayat mı? Hani her şey gibi bunun da ortası makuldur diyen sesleri duyar gibiyim … Ancak bunu yapmak da kolay değildir, özellikle de hayatlarını en uçlarda yaşamaya alışmış olanlar için.  Bazı insanlar için sadece beyaz ve siyah vardır, “gri”ler yoktur asla da olmamıştır. Aslında ben de bu gruptaydım.  En azından 20li yaşlarımın sonuna kadar hiç “keşke”lerimin olmadığına dair kendi kendime yeminler ediyordum.  Ama 30lu yaşlarımdan sonra bu fikrim kendiliğinden değişti.  Ben mani olamadım bile …. Hem de bir değil bir sürü keşke.  Yastığa başınızı koyduğunuzda kulağınızda çınlayan, size kafayı yediren ve zamanı geriye getiremeyeceğinizi bildiğinizden sizi çaresiz bırakan keşkeler…

Peki nasıl başa çıkacağız biz bu öldüresiye “keşkeler”le bana söyler misiniz lütfen..

Bana sorarsanız eğer..

“Keske”lerle başa çıkabilmenin en güzel yönteminin seyahatler olduğunu bulmam neyse ki, geç olmadı.  Gerek iş gerekse keyfi gezilerimde hep kendi kendime “keşke” molaları verdim hala da veriyorum… Kendi kendime yüzleşmeye çalışıyor ve bu keşkelerim için kendime ufak ufak affetme molaları düzenliyorum.  Başarılı olup olmadığımı zaman gösterecek diyerek kendimi bir nevi avutuyor, yarınlara umutla bakmaya çalışıyorum.  Bu yöntemi siz de deneyin sevgili okurlarım..  Kendinizi hiç bir üzüntü için ve pişmanlıklarınız için asla içkiye ve sigaraya vermeyin … Kendinizi dinleyin ve affedin tüm pişmanlıklarınızı ve hatalarınızı , bırakın evrene defolup gitsinler …  Böylesi güzel en nihayetinde hayat bu, devam ediyor… Kafanızı ve düşüncelerinizi geride bıraktığınızda elinize hiç bir şey geçmez, sadece daha da çok zaman kaybetmiş olursunuz …

Türk Ceza Kanunu’nda bile etkin pişmanlık hükmü düzenlenmiştir,  bu düzenlemeye göre: “Yargılanan kişinin suç teşkil eden fiil hakkında yaptığı açıklamayı veya fiilin kimler tarafından işlendiğine dair bilgiyi hangi aşamada verdiğine göre ceza indirimi yapmaktadır. İşlenen suçun niteliğine ve vehametine göre indirim oranı belirlenmektedir. TCK, çoğu zaman etkin pişmanlık halinde uygulanacak indirimin en üst sınırını belirleyerek hakimin, TCK’nın belirlediği bu üst sınırı aşmamak kaydıyla cezada indirim yapmasını öngörmüştür. Örneğin, bir suç ile ilgili kanunda “yarısına kadar indirilir” ibaresi varsa, hakim olayın özelliğine göre yarısı kadar değil, örneğin 1/3 oranında indirim yapabilecektir. Yani, kanunun ceza indirimi için üst sınır belirlediği durumlarda hakim bu sınırı geçemeyecek, fakat sınırın altında indirim oranı uygulayabilecektir.”

Pişmanlık duyanı kanun bile affedip cezada gerekli indirimi düzenlerken; siz de kendinizi affedin hür bırakın.

Saygılarımla,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com

twitter@avukatgizemtan

http://dgtanhukuk.com/blog

Share This: