Arabuluculuk ve Türkiye’deki Başarısı

Nerde kalmıştık …

Normalleşmeye geri dönmemize start verilen şu günler de, ben de üzerinde çalıştığım ve süreçten ötürü ara vermek zorunda kaldığım ama bu aydan itibaren duruşmalarına devam edilecek olan dosyalara döndüm.

Birçoğunuzun hatırlayacağı üzerine 3,4 sene evvelinden çeşitli televizyon programları ve haber kanallarına arabuluculuğu tanıtmak üzere katılmıştım.  Hukuk uyuşmazlıklarında çözüm yöntemi olarak getirilen arabuluculuğun çözüm üretme konusunda getirdiği başarı Türkiye’de muamma olsa da, mahkemelerin iş yükünü bir nebze de olsa azalttığını düşünüyorum en azında iş uyuşmazlıkları ve ticari uyuşmazlıkalar konusunda…  Çünkü, bu süreç bir zorunluluk halini aldı.  Hal böyle olunca da eli mahkum olduğu için arabuluculuk seanslarına katılan taraflar, sürecin uzunluğunu ve mahkeme evresinin meşakatini gören tarafların, tünelin ucundaki ışığı dahi görmeden havlu atmaları ve karşı tarafın getirdiği tekliften mutlu olmasa bile “lanet olsun asgari müşterek de uzlaşayım ve esas isteğimden feragat edeyim ki, mahkemede uğraşmak zorunda kalmayayım!” edası ile kabul etmesi olası bir durum halini almış oldu. Bu da mahkemelerde görülen duruşma sayısını azalttığı gibi, tarafların öyle ya da böyle uzlaşmasını sağlayarak mahkeme sürecindeki avukatlık masrafı ve çeşitli harçları ödemekten muaf hale getiriyor.  Benim açımdan durumu soruyorsanız da, ben tarafların uzlaşmasından ziyade mahkeme sürecini daha doğru buluyorum.  Arabuluculuk sistemi ile Amerika’da tanışmıştım.  Orada insanların yapısı ya da her şeyde olduğu gibi mahkeme sisteminin ve medeniyetin de ileri olmasından dolayı arabuluculuk her üç tarafı da daha iyi koruyor.  Uyuşmazlığı olan iki tarafla birlikte arabulucuyu yani ülkemizdeki avukatı…, “Türkiye’de Arabuluculuk” bir nevi adli yardım tarzınıza dönüşmüş olan bir uyuşmazlık çözüm sistemi tarzını almıştır. Ben  bu sistemin doğduğu Amerika’da bu sistemin eğitimini almış bir avukat olarak, buadaki tarza karşıyım.  Arabuluculuk sisteminin de tahkim kadar daha kaliteli bir seviyeye ulaşmasını beklerdim; ama bu şartlarla zor.  Zaten de avukata ödenen arabuluculuk ücretleri de yerlerde sürünüyor.  Bu ödeneklerin ödendiği de muamma. … Zira ben kendim arabuluculuğu kendi dosyalarım üzerinden özel olarak yürütmekteyim.  Bunda da sadece taraflara sormakla yetiniyorum.  Bir sonraki adımda da duyduğum genelde aynı şey oluyor “Gizem Hanım, karşı tarafla uzlaşma niyetimiz olsa neden sizi bizi savunmanız için avukat olarak tutalım?” diyorlar bana …. Bir nevi sesimi kesiyorlar anlayacağınız, arabuluculuk konusunda …  Siz düşünün artık, arabuluculuk faydalı mı değil mi diye … Faydalı ise kime faydası vardır?

Dava şartı olan zorunlu arabuluculuğu ise şu şekilde açıklayabilirim:

i.7036 sayılı İş Mahekemeleri Kanunu Kapsamında Dava Şartı Olarak Arabuluculuk

Zorunlu arabuluculuk, kanun koyucunun deyimi ile dava şartı olarak arabuluculuk, kavramı ise Türk hukuk sistemine 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu (“İMK“) ile girmiştir. İşbu düzenlemede öngörüldüğü üzere kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda arabuluculuğa başvurulması dava şartıdır. Bu durumda, arabuluculuk yöntemine başvurulması gereken bir uyuşmazlığın varlığına rağmen arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen son tutanağı dava dilekçesine eklemeyen tarafa bir haftalık kesin süre içinde son tutanağın mahkemeye sunulması gerektiğine ilişkin ihtarat içeren bir davetiye gönderilmektedir. Kesin süre içinde davacı tarafından son tutanak sunulmadığı veya dava öncesinden arabuluculuğa başvurulmadığının tespit edilmesi halinde mezkur dava, mahkemece dava şartı yokluğundan usulden reddedilmektedir. Esasen 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nda yer alan usuli bu düzenleme bulunmasaydı da, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (“HMK“) 115. maddesinde yer alan hükümlere dayanarak anılan prosedürün izlenmesi gerekeceği açıktır.

2. ise 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Kapsamında Dava Şartı Olarak Arabuluculuktur

Bu düzenlemeye göre, ticari davalardan konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kabul edilmiştir. Söz konusu düzenleme, doğrudan doğruya iflas veya konkordato mühleti verilmesi gibi çekişmesiz yargı işlerini kapsamamaktadır. Ayrıca kanunlarda ya da taraflar arasındaki sözleşmede tahkim şartı veya bir başka uyuşmazlık çözüm yöntemi öngörülmüşse yine arabuluculuğa başvuru gerekmeyecektir.

Dava şartı olarak arabuluculuk düzenlemesi anılan hüküm uyarınca ticari davalar ile sınırlandırılmıştır. Üstelik tüm ticari davalar değil, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat taleplerini içeren ticari davalar açısından arabuluculuk bir dava şartı haline getirilmiştir. Söz gelimi, bir finansal kiralama sözleşmesi kapsamında talep edilen maddi tazminat için öncelikle arabuluculuğa başvurmak gerekmekle birlikte, sözleşme konusu malın iadesinin talep edildiği davada arabuluculuk dava şartı olarak kabul edilmeyecektir. Objektif dava yığılmasının olduğu durumda ise, bir diğer deyişle davanın birden fazla asli talep içerdiği durumda, her bir talep bağımsız bir dava olarak kabul edilecek ve arabuluculuk söz konusu talep açısından dava şartı ise buna ilişkin hükümler uygulanacaktır.

Kanun koyucunun, alacağın likit olmasına ya da tazminatın türüne ilişkin herhangi bir sınırlama yapmaması sebebiyle bir miktar paranın ödenmesini konu edinen ve alacak ve tazminat talebi içeren tüm ticari davaların TTK 5/A maddesinin kapsamına girdiğinin kabulü gerekir.

Bu noktada, ticari dava kavramını irdelemek gerekir. Bir davanın ticari dava niteliği taşıyıp taşımadığı hususunda esas alınacak kriterler TTK’nın 4. maddesinde düzenlenmiştir. TTK uyarınca kural olarak, her iki tarafın ticari işletmesini ilgilendiren hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava kabul edilmiştir. Doktrinde bu davalar, “nispi ticari dava” olarak adlandırılmaktadır.

Sorularınızı Bekliyorum

 

 

 

 

Saygılarımla

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

Yine Baharlar Gelecek mi?

Sevgili Okuycularım,

Yarın 36 yaşıma giriyorum.  Biliyor musunuz ne farkettim? “Yaş alıyorum” diyorum ben de artık. Yaşlanmayı bir türlü yediremiyorum kendime 🙂 Yavv hakikaten de çok geliyor kulağa 36. Koskaca bir 36 ! Yolun yarısını da geçtim.  Ben ne ara büyüdüm de, bu kadar yaş aldım vallahi bilmiyorum.  Allah bilir …Oysa daha yaşamak isteyip de yaşamadığım ne çok duygu var.  Hiç tadını bilmediğim.  Var mı, yaşayabilecek miyim onu da bilemiyorum .. Sadece artık hiç bir şeyi ertelememeye gayret ediyorum.  En son okuduğum kişisel gelişim kitabı bana “Hiç bir şeyi erteleme ! Doğru zaman içinde bulunduğun andır.  Yarın yoktur, dün de yoktur!” diye diye beni bir nebze içsel yolculuğa sürükledi.  O kadar içime kapandım ki, bu Coronavirüs için “Evde kal” kampanyası da üstüne geldi.  Aslında iyi de oldu.  Filmler, kitaplar bir yere kadar…  Benim sözlediğim “içsel yolculuk”…Hem de bir guru olmadan, bir başına … Bu içsel yolculuk işte esas “farkındalık” getiren ancak bu yolculuğa çıkmak ayrı bir zor olduğu gibi, üstesinden gelebilmek, sıkılmadan tamamlayabilmek ise cabası…

Biliyor musunuz bu süreçte insan en doğru neyi öğreniyor? İnzivadayken, dostunu düşmanını tanıyorsun.  Herkesten elini eteğini çektiğinde bak bakalım herkes de seni bırakıyor mu? Yoksa sensiz yapamadıkalrı için peşinden mi geliyorlar? Bu bir süreç, yaşamadan bilemezsin. Cesaret gerek !

Yarın için-16 Nisan için düşünücem.  Acaba bu karantina günlerinde hayatıma şu ana kadar girmiş olan dost, arkadaş, sevgili ya da akrabalarımdan doğumgünü şerefime kime ulaşır “Gel bakalım, yeni yaşım şerefime benim için ve benimle bir çay yudumlar mısın? Bir çay höpürdetmeye var mısın benimle?” derim, dermiyim, diyebilir miyim de biliyor musunuz bunları hiç düşünmemiştim.  Bu gece düşüneceğim, ve varsa öyle bir kişi bir sonraki yazımda sizlere ifşa edeceğim.  Neden biliyor musunuz? Çay çünkü dostluktur, çay sıcaklıktır, çay zararsızdır, çay muhabbet gerektirir de ondan …Tıpkı bu elimdeki çay gibi.  Gerçi ben bu çayı bir başıma içmiştim; ama yarın için kendime bir ödül verebilirim … Bilmem ki sizce çayımı yalnız mı içeyim ? Ne dersiniz…..

Ne demiş Can Yücel ….

Ömür dediğimiz nedir ki ?
Çay bardakta
Soğuyana dek geçen zaman
Çayınız bardakta soğumadan
Tadıyla için hayatı

Soğutmadan sevgileri
Soğutmadan sevdaları
Soğutmadan dostlukları
Yaşayın doyasıya

Seviyorsanız koşun ardından
Beş dakika bile duracak zaman yok
Kırmadan , incitmeden
Sevin İnsanı

Kırmaya zaman yok
Çayınız bardakta soğumadan
İçin çayınızı hayat geçiyor
Yaşamamak yüreklere zarar……

Yeni Yaşımda görüşmek üzere … 35  yaşımın son demlerinden selam sevgilerimle
Avukat Gizem Tan
www.dgtanhukuk.com

Zaman Katildir !

Sevgili okurlarım,

Doğrusal olmayan zamanin ne olduğunu duydunuz mu?

Zamansızlık yaşadınız mı, yaşayabildiniz mi, yaşamak istediniz mi hiç?

Ya, bir gün sonrayı düşünmeden yaşamaya çaliştiniz mı?

Endişe ve korkularınızı, gelecek planı yapmayı bir tarafa bırakabildiniz mi hiç?

Hayır mı? O zaman bunu ilelebet yapayamayacaksınız demektir…Strese alışan vücudunuz ve yapınız bu şekilde hüküm sürecek demektir..

Peki ya hiç zamanın duygularınız üzerindeki etkisini izleyebildiniz mi? İşte bu benim gözlemleyebildiğim bir konu.  Zamanin nasıl sinsi bir katil olduğunu iyi bilirim ben.  Onca güzel duyguyu, sevgiyi, özlemi, umudu yok edebildiğini herkes gibi ben de bilirim.  Bunu bilebilecek kadar yaş aldım sanırım …. Karşılığında, senden aldıklarının karşılığında seninle alay eder gibi neyi verdiğini anlamam biraz geç oldu sadece … Neymiş biliyor musunuz sana verdiği “Sabır”, dalga geçer gibi sadece kuru bir “sabır” öyle ki, sabrede sabrede umudun sadece o andan daha kötü olmaması için niyette bulunmak olduğunu anladığın anda da yüzüne ağır bir fiske yemişcesine dumura uğradığın o an var ya işte “o an” ….O andır sana desturu öğreten … Bir soğuk su iç işte sen o anı yakaldığında, yapacak bir şey yok sadece nefes egzersizi yap bakalım derin derin yoga seanslarında öğrendiğin gibisinden … Sormayın bu “zaman” konusuna çok taktım şu ara … Birkaç haftaya yeni yaşımı da almış olacağım hem … “Dile hayattan ne dilersen dile” gibi bir ses kulağımda çınlarsa eğer pastamı üflerken 1zamansızlık” dileyeceğim kendim için :)))

Gelelim hukuksal konulara … Peki “zaman” nasıl işliyor sizce temerrüd haline düşen borç ve ödemelerimizde? Koronavirüsü sebebiyle karantina altında olduğumuz şu günlerde zamanı gelen borçlarımızı ödemek zorunda mıyız sizce? Cevap tabiikim, no excuse !!!, Virüs ve karantina süreci ödemenin süresini sadece zaman olarak öteletiyor ancak yükümlülüğü yok etmiyor.  Bu borca kredilerden tutun da aidatlar, ev kiraları kredi kartı ödemeleri, elektrik faturlarından tutun da tüm faturalar giriyor …

Yasal olarak karantina durumunun bu yükümlülüklere bir faydası yok sevgili okurlarım.  Yani ödeme her ne türde olursa olsun acilen ödemekle yükümlüsünüz, aksi falde yasal faizli bir şekilde ödemek zorunda kalirsiniz haberiniz olsun ….İcra ve hacizlerle uğraşmak istemiyorsak ödemelerinizi zamanında yapınız !  Adliyeler kapalı şu anda, ancak açıldığı an bizler yine cüppelerimizi giyip adliye koridorlarında koşturacağız, hatırlatırım! …UYAP her ne kadar icra ve iflas takiplerinin durudurulduğuna dair resmi gazete yayınlandığını duyurmuş olsa da ….

Avukatları genel olarak sevmeseniz de, nefret etmeyiniz 🙂

Sevgilerimle

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

 

Bırakmak ve Feragat !

Sana hizmet etmeyen şeyleri bırak!

Bırak! Bırakamıyorsan da, kendine zaman tanı ve yine bırak!

Bırakmak istemesen de bırak!

Her hafta düzenli olarak gitmeye çalıştığım yoga derslerinden aklımda kalan belki de yegane söz bu !

 

 

 

Çeşitli egzersizlerle hem esnekliğimizi arttırmaya hem doğru nefes almaya (ki bunu hala becerebildiğimi sanmam) hem de postür bozukluklarımızı gidermeye çalıştığımız bu yoga seanslarının kişiliğim ve düşünce sistemim üzerindeki etkisinden ileriki süreçte de bahsedeceğim … Herkesi açmayabilir yoga ancak doğru hocayı bulduğunuzda muhteşem gelebiliyor bu seanslar insanın ruhuna ve duruşuna …

Bırakmak deyince davalardan “Feragat” yöntemi üzerine birkaç açıklamamı yazayim .

Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 307’de düzenlendiği üzere davadan feragat, davacının açmış olduğu davadaki talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir.Davadan feragati derdest davanın davacısı yapabilmektedir. Bu şekilde davacı, dava dilekçesinin sonuç bölümünde istemiş olduklarından tamamen veya kısmen vazgeçmektedir. Davacının feragat beyanı üzerine davada esasa girilmeden ve bir hüküm kurulmadan karar verilmektedir. Feragat, kesin hüküm gibi sonuç doğurmaktadır. Bu sebeple davacı feragat beyanından dönememektedir. Davadan feragat ise iki şekilde gerçekleşebilmektedir: Sözlü Feragat: Davacı, duruşmada davasından sözlü olarak feragat edebilir. Bu şekilde, davacının kısmen veya tamamen feragat beyanı duruşma tutanağına yazılır, imzası alınır. Ancak; keşif sırasında yapılan, keşif tutanağına yazılan ve davacıya okunarak imza ettirilen feragat de geçerli bir feragat olmaktadır. Bir diğeri ise Yazılı Feragat: Davacı, mahkemeye vereceği bir dilekçe ile de davasından feragat edebilir. Feragat dilekçesinin mahkemeye verildiğinin duruşma tutanağına ya da ara karara yazılması yeterlidir.  Feragat, hüküm kesinleşinceye kadar her aşamada yapılabilmektedir. Esas itibariyle feragat her çeşit davada mümkündür. Ancak, hakimin fiili sebebiyle devlete karşı açılan tazminat davalarında feragat davayı sona erdirmeyeceği gibi, ortaklığın giderilmesi davalarında da, davalılardan biri davaya devam etmek isterse, feragat sonuç doğurmamaktadır.

Feragat şarta bağlı yapılamamaktadır. Şarta bağlı yapılırsa sulh olarak değerlendirilebilinir. Tam feragatte talep sonucundan tamamen vazgeçilirken; kısmi feragatte, sadece feragat edilen kısım için dava sona ermektedir.

Feragat beyanında bulunan davacı, davada aleyhine hüküm verilmiş gibi yargılama giderlerini ödemek zorundadır. Kısmi feragatte ise yargılama giderleri feragat edilen kısma göre belirlenir. Davasından feragat eden davacı karar ve ilam harcının üçte ikisini ödeyecektir. Ayrıca feragat, delillerin toplanmasına ilişkin ara kararın gereğinin yerine getirilmesinden önce gerçekleşirse, avukatlık asgari ücret tarifesindeki vekalet ücretinin yarısına, daha sonra gerçekleşirse tamamına davacı aleyhine hükmedilmektedir.

Sorularınızı bekliyorum

Saygılarımla,

Av Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

Sit Alanımız var Nasıl Değerlendirelim Avukat Hanım ….

Merhaba Sevgili Okuyucularım,

Geçen hafta Samsun’dan bir sit alanı ile ilgili çeşitli sorular geldi.  Bir ihtimal Datca tarafından sonra Karadenize doğru da bu kapsamdaki prpjelerle ilgili olarak yöneleceğim.  Uygulama tüm ülkede aynı, ancak bölgeden bölgeye belediyeler farklı olduğu için; pratikte ve uygulamada da  farklılıkların ortaya çıkması mümkündür.

Size müvekkile de gönderdiğim şekilde sit alanlarının değerlendirilmesi için izlediğimiz prosedürlerle ilgili olarak genel bilgi vereceğim.  Önceki yazılarımda da bu konulara temas etmiştim.  Aklınızdaki soruların cevaplarını benim önceki köşe yazılarımda da bulabilirsiniz ya da bana email gönderin ben size cevap yazarım.

1. derecede sit alanı olan arsanız üzerinde hukuken yapabilecekleriniz oldukça sınırlıdır.  Böyle bir arsa üzerinde yasal olarak şahsi herhangi bir değişiklik yapmanız mümkün değil.  Sit alanı, sit olarak korunmasında kamu yararı bulunan alanların genel adıdır. Sit alanları kendi içinde dört gruba ve üç seviyeye ayrılır. Sizinkinin hangisine girdiğini belirleyebilmem için araştırmam gerekir ve bana tapu bilgilerini göndermelisiniz, her yerin özellikleri birbirinden ayrıdır.

Doğal sit alanları, ender bulunan doğal oluşumları ya da tarih öncesi veya tarihi dönemlere ait kalıntılar barındıran alanlardır. Arkeolojik sit alanları tarih öncesi çağlardan günümüze kadar ulaşan önemli kültürel varlıkları içerir. Kentsel sit alanları ve tarihi sit alanları daha yeni eserler barındırabilse de tarihi, mimari, kültürel özellikleri açısından koruma altına alınan alanlardır. Sit alanlarının seviyeleri ise şöyledir: 1. derece sit alanı, bilimsel ve arkeolojik çalışmalar hariç, kesinlikle dokunulmaması gereken seviye. 2. derece sit alanı da koruma altında ama koruma ve kullanma koşulları ilgili kurullarca belirlenebilir. Yine olduğu gibi korunmak zorundadır. 3. derece sit alanının ise koruma ve kullanma koşulları ilgili kurullarca belirlenebilir ama bu seviyede yeni düzenlemeler yapmak mümkündür.

Bilimsel veya arkeolojik çalışma niyetiniz yoksa ki genelde bu tarz yerlerde tursitik bir yer ve kafeteryadan açmak niyeti ile bana soru yöneltiliyor, yetkili kurumlara haber vermeden bir çivi bile çakmanız yasal değil. 1. derece sit alanı olan arsanızın doğal sit alanı grubundaysa, bununla ilgili olarak 2 Mayıs 2013 tarihli ve 28638 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan sit alanı kanununa başvurulabilir.  1. derece doğal (tabii) sit alanlarında yapılaşma koşulları şöyle belirlenmiştir: “Bu alanlarda, bitki örtüsü, topografya, silüet etkisini bozabilecek, tahribata yönelik hiçbir eylemde” bulunulamaz ama yetkili kuruluşların yapabileceği araştırmalar, kamu binaları ve doğal felaketlerden kaynaklanan bakım çalışmaları hariç tutulur. Bunların dışında, şahsi kullanım için istisnalara yer verilmez.  Bir de “takas” yolu var önceki yazılarımdan anımsayabileceiniz üzere …. Bu konuya da ayrıntılı bir şekilde önümüzdeki hafta değineceğim ….

Bir de size yaka köyünde traktör üzerinde çekilmiş 32 dişli fotomu göndereyim dedim 🙂 …. çok  mutlu olduğum bir günden güzel bir anı …

Selam ve Sevgilerimle

Bana yazın ….

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

“Hadi Uyan Artık ! “Kıs Uykusuna Yatan Ayıcık

Yavv uyansana kızım dedim, uyanamadım…

Hadi saat ilerliyor dedim, biraz daha uyumayı tercih ettim…

Düşünme dedim, düşünmeye devam ettim…

Kalk git dedim, oturdum da oturdum …

Sonra bir baktım ki…

Babannem ölmüş,

Ben bir yaş daha almışım,

Yakın çevrem beni çok kırmış, yaralanmışım, üzülmüşüm lif lif olmuşum…

Sevdiğim tarafından terk edilmişim,

Bir hayli kilo vermişim,

Evdeki yardımcı beni soymuş,

Havalar iyice soğumuş ve dışarıdaki kedi, köpek çok aç beni bekliyor …

Köpeğim Goofym dolaşmak istiyor,

Kedim Arsızım Palamutbükünü özlemiş,

Artık iki evim olmuş,bazı günler ormanın içinde uyanır olmuşum hayvanlarımla,

İlhamım gitmiş, ikinci roman için yayıncı benden kitap bekler …

Tüm bunlar işte herşey herşey herşey ama herşey öyle bir yığılmış ki üzerime içimde devamlı uyumak istemişim …

 

 

ama uyuması mümkün olmayan kış uykusuna yatmış, ilhamsız, sevimsiz  bu ayıcık beni o kadar soldurdu ki, Tebri Şemsi’nin dediği gibi ” Ne biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olduğunu” sözünü o anımda söylemiş olabileceğini düşünüp, gayri ihtiyari bir cimdik attığımı anımsıyorum kendime … bir cimdik …yakın çevremin beni değiştirmeye çalıştığı her Allahın günü benden o kadar çok enerji gitmiş ki anlatamam, kendimden bile soğumuşum bunun sonucu onlar gibi olmamayı onları dinlememyi yeğlemişim, kendime daha da bir sarılmışım hiç olmadığı kadar,   hayat ışığım sönmüş adeta kendimi yenileyememişim, bitkin olmuşum, kalmışım, öyle uyuyup uykuya dalıp öyle uyanmışım …ama tükenmemişim, ölmemişim…

ne diyordum … üzerine bürünmüş pesimist halimden derhal uyanmak kendime attığım bir cimdikle oldu işte! en nihayet de uyanabildim, şükürler olsun Allahıma, karşısızdayım işte kaldığım yerden….. Bir çimdikmiş demek ki beni kendime getiren …. İkinci Romanım Beyaz Telaş yaza kalmadan sizlerle buluşacak diye temenni ediyorum …

Bir süredir yazamadığım için de sevgili okuyucularıma özürlerimi sunarım … Sizlere anlatacak çok şeyim var ama …

Bundan sonra yazılarımı aksatmamaya söz veriyorum ayrıca açmış olduğum utube kanalına da videolar yüklemeyi ihmal etmeyeceğim.  Sizlere sözüm olsun …

Ne de olsa içimdeki kış uykusuna yatan ayıcık uykuya daha fazla dayanamadı ve de uyandı …

Çok uzun bir süredir inzivadayım.  Zira, öyle gerekti.  Kendi kendime kaldığımda ne kadar zenginleşebildiğimi farkettim. Yalnızlık iyi aslında fena değil ancak işim gereği fazla da uzatmamak gerekiyor .. Çevremi değiştirme kararı almıştım zaten sadece bunu uygulamaya koyamıyordum bir türlü .. Ve de işin en garibi bu süre uzadıkça hayatımdaki herkesi daha yakından tanıma fırsatı edindim.  Gerek nefretleri, agresif sözcükleri, sevgisizlikleri ve formalite icabı göstermiş oldukları yakınlıklara ihtiyaç duymadığımı farkedip 2020’nin sayfasını tek başına ama daha güçlü açmam nasip oldu…

Bundan sonrası için daha pozitif bakış açısıyla …

İyi Seneler ve Sevgilerimle

 

Av Gizem Tan

Kadına Şiddet Her Durumda !

Hangi halde kadına şiddet yok ki ?

Tüm ayrılıklar, ailelerin dağılması, ilişkilerin bitmesi hep bu şiddetten doğmuyor mu sanki? Nerdeyse her boşanmanın müşterek hayatın çekilmezliğine dayandırıldığı boşanma davalarının özünde de şiddet ve mağdur olan taraf yok mu sanki?

Bu şiddet de illa ki, fiziksel olmak zorunda değil bir hakaret, aşağılama özrü ve affı kolay olmayan bir ithamın olması bile yeterli yeter ki mağrur egosunu tatmin etsin, karşısındakinin şerefini onurunu gururunu yerle bir edebilecek bir harekette bulunsun bu da genllikle erkek oluyor… ( ilave edeyim feminist asla değilim ben.)

Peki, hiç düşünülüyor mu neden şiddet yaşanılıyor diye, daha doğrusu neden önüne geçilemiyor diye? Çünkü yaptırımı yok, asla yok.  Şu anki ceza kanunu bunu sadece varmış gibi gösteriyor…

Yargıya intikal eden çoğu kadına şiddet dosyasında görülebileceği üzere, ola ki şiddeti gerçekleştiren erkek bir şekilde yargılanıyorsa mahkemeye çıkmadan etkin pişmanlık, suçu kabulün cezada indirim sağladığı konusunda tembihlenecek ve buna istinaden de kendisini haklı çıkarabilmek için üzgünmüş gibi yapacak, mağrurken mağduru oynayacak kadının kaşındığını kendisini dellendirdiğini iddia edecek, cıngar çıkarıp damarına bastığı için şiddeti hakettiğini savunacak  şiddeti meşrulaştırmak için her türlü yalan dolana başvurup, bir de duruşmada kravatı ceketini eksik etmediyse iyi hal indiriminden faydalanabilecek ve hatta ceza bile almadan özgürlüğüne kavuşabilecektir.

Şiddete meğilli bir ortamdan, aileden gelenler şiddeti meşrulaştırmak için hangi kılığa girmesi gerekiyorsa girecek ve ceza bile almadan ortalara çıkıp, toplumda aramıza karışacak ve hiç bir rezillik yapmamışcasına nağralar atıp belki aynı kadına belki başka bir kadın ya da kendinden daha zayıf gördüğü bir varlığa ya da bize bela olacaktır.  Cezadan yırtmış olduğu için de yaptığı yanına kalacak ve olan sadece zarara uğramış kurban kadına olacaktır. O kadın da bunu ya canı ile, ya bedeni ile, ya ruh sağlığı ya da organıyla ödemiş olacaktır ! Telafisi asla olmadan, olamaz ki …Bir de pişmanlığı cabası. Doğduğuna mı yansın, bu bela adamla beraber olduğuna mı, evlendiğine mi? Belki de çoktan ölmüş olacak, Emine Bulut olayındaki gibi 10 yaşındaki bir kız çocuğu bu sorulara,  gözyaşları ve ağır ruhsal bozukluklarla ömrünün sonuna kadar çile çekip kahır azabı yaşayacaktır.

Bu kısır döngü bu şekilde senelerdir devam etmektedir.  Bu kısır döngüyü durdurabilecek tek çözüm yeni bir ceza kanunun düzenlenmesi ve gerek kadına şiddet, gerek hayvana şiddet tüm bu ahlaksız kötülüklerin hak ettiği cezalar indirim hali uygulanmaksızın infaz edilmesidir ki , bu ahlaksızlıklar yok olsun daha fazla Emine Bulut’lar, Özgecan Arslan’lar ve nice sokak hayvanları öldürülmesin, bu mağdurlar yerine bu caniler ölsün yok olsunlar aramızdan.


Sebebi her ne olursa olsun, şiddetin hiç bir türlüsü asla meşrulaştırılamaz.  Emine Bulut’un öldürülmesinin üzerinden daha bir hafta bile geçmeden daha başka kadına şiddeti haberleri gelmeye devam ediyor.  Kimi bıçaklanıyor, kimi intihara sürükleniyor, kimi dayaktan beyin travması geçiriyor, kimi cinsel istismara uğruyor, kimi ise fiziki şiddete varmasa bile uğradığı tehdit ve hakaretlerden özgürce hareket edemiyor mutsuz olduğu kocasını boşanamıyor, tek başına hür bir hayata devam edemiyor ve daha ölmeden cehennemi bu hayatta yaşıyor.

Tüm bunlarının önüne ancak bir şekilde geçilebilir, o da şu ana kadar hiç denenmemiş bir yöntem ile olmalıdır (ne de olsa şu ana kadar ki yöntemlerden bir fayda sağlanamadı).  O da idam midam değil, kısasa kısas yaptırımı getirilmeli.  Ne mi kasdediyorum bununla, bu tarz şiddet eğilimi olanlar yedek parça olarak diğer masum insanlara hizmet etmeli, yani diyelim birine böbrek mi  lazım oldu ya da Kızılay’da kan ihtiyacı mı var bu ahlaksızlardan o böbrek alınmalı, bu ahlaksızlardan kan ihtiyacı giderilmeli ya da işlevselliği olan tüm organları teker teker masum insanların hizmetinde kullanılmalı ve takas mantığıyla işe yaramayacak duruma geldiğinde kurbanına nasıl işkence ederek öldürdüyse ölüme mahkum edilmeli bu şerefsizler;  (bir hücrede ya da dar ağacında elalemin gözü önünde ibreti aleme ders olsun da) daha nice masum canlara, kadınlara, hayvanlara fiziki olarak ekonomik olarak güçsüz olan varlıklara sahip çıkılması adına.

Allah’tır her canlıya yaşam hakkını bedeni veren bunları geri alabilme hakkı ve yetkisi de bir tek Allah’ta olmalıdır; canilerde değil.

 

Saygılarımla,

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

Nafaka Ödemeleri Hayat Boyunca Sürmeli midir?

 

Sevgili Okurlarım,

Bu yazım özellikle sırtını eski zengin kocalara dayamış kadınları ilgilendirecektir.  Ne diyordu Medeni Kanunun 175. maddesi : “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz” .  Bu hükme göre, süresiz olarak genllikle kadın boşandıktan sonra ölene kadar yoksulluk nafakası başlğı altında eski kocadan ödeme alabilecek ve hayat standartlarını huzura kavuşturacak, koruyabilecekti.  Ancak Adalet Bakanlığı bu “süresiz” ödemeye bir sınır getirmeyi planlıyor.  Buna göre de,  bu maddedeki “süresiz” ibaresi kaldırılacak.

Bakanlık,  “Yoksulluk nafakası”nı, koşulları olması halinde “en az 1 yıl” ve “en çok 5 yıl ile sınırlandırmayı” tartışıyor. Çocuksuz boşanmalara en fazla 1 yıl, çocuklu boşanmalara da yine dava açılış tarihinden itibaren yani tedbir nafakası süresi dâhil olmak üzere 3 ya da en fazla 5 yıl yoksulluk nafakası verilmesi planlanıyor. Ancak nafaka süresine dönük alternatifli çalışmalar yürütülüyormuş. Bunda da , çalışmayan ve sosyo-ekonomik durumu zayıf kadını mağdur etmeyecek şekilde ve de  hakkaniyete uygun bir düzenleme yapılması planlanmaktadır.

Nafaka süresinini bana soruyorsanız da, bu süreci belirlemek açısından Medeni Kanun’da bir takım kriterlere yer verilecek. Buna göre aile hâkimi, eşe “yoksulluk nafakası” verilmesini ve süresini takdir ederken “evliliğin süresi”, “ortak çocuk bulunup bulunmaması”, “kadının (eşin) yaşı”, “gelir seviyesi” ve “kusur durumu” kriterlerine bakarak nafaka süresini belirleyebilecektir.

Yani,  bundan böyle nafaka belirlenirken, boşanan eşin (kadının) “kusur” derecesi önem arz edecektir. Kadının kusurunun % 50’den fazla olması halinde  de hâkim nafaka ödenmemesine karar verebilecek.  Yani, kadın artık, “ben kadınım, kanun önünde zaten mağdur tarafım, ödesin bana ne …” deyip sırtını sağlam kazığa bağlayamayacaktır.

Nafakanın maddi-manevi tazminatta olduğu gibi “az kusurlu” ya da “kusursuz eşe” verilmesi üzerinde çalışılıyor.  Öğrendiğim kadarı ile, yoksulluk nafakası alan eşin mağduriyeti alınan tüm tedbirlere rağmen belirlenen 5 yıllık süre sonunda hâlâ devam ediyorsa devlet tarafından bir fon oluşturularak, nafakanın fondan karşılanması önerisi de bakanlığın çalıştığı konular arasında yer almaktadır.

Yani neymiş, kadınlar zengin koca peşinde koşacaklarına ekonomik özgürlüklerini ilan edip, altın bileziklerini kollarına takıp kendi kendilerine var olabilsinlermiş … neymiş, böylece yapacakları evliliklerden parasal beklentilerini kesmeli, ömür boyu tazminat ödemelerinin değil ömür boyu sürdürebilecekleri  boşanmadan , mutlu olabilecekleri hayat arkadaşlarının peşinde koşmalılarmış ki topluma “para avcısı evlilikler” değil huzurlu ve mutlu evlilikler kazandırabilsinlermiş..

Kadın ya da erkek kim olursa olsun insana birtek kendinden fayda vardır, bunu hiç unutmamak gerekir … Zira, hayat tecrübelerim de bana bu sözümü doğrulatıyor hem bir kadın olarak hem de bir avukat olarak.

 

Ne diyor Hz Mevlana, “Küle döndüysen yeniden gül olmayı bekle !”

Saygılarımla,

Avukat Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

Yarın ya da dün değil, bugün hatta şu an !

 

Osho diyor ki, “Geçmiş ya da gelecekten ızdırap çekemezsin çünkü bunlar yoktur.  Acı çektiğin hafızan ve hayal ettiklerindir …” Biliyor musunuz, acaba bu cümle ne kadar doğru olabilir, zira bu tecrübeyle de sabit olamaz çünkü herkesin tecrübesi kendinedir …

Kaç kişi geçmişinden tamamen kopabilir, gelecek kaygısı duymadan yaşayabilir ki?

Sadece yaşanılan ana kitlenip, bir sonraki an ne olacağının kaygısını gütmeden neyin egosunu yaşamış oluyoruz acaba? Ya da bir sonraki anın kaygısını güdüp o anı mı kaçırmak lazım ? Hangisi daha iyi olur ? Bunun cevabını ben pek bilemedim.

Zira, ben biraz obsesif mizacımla her aldığım nefesi son nefesimmiş gibi alanlardanım belki de yaşadığım bazı anları defalarca fotoğraflama isteğim bu sebeptendir.  Telefonumdaki binlerce fotoğrafın tek açıklaması bu olabilir ! Telefon dayanmıyr artık bana 🙂 Çünkü, o güzel anın bir daha geri gelmeyeceğini benim tarafımdan yaşanılmayacağını biliyorum.  Fotoğrafladığımda ise, o resme baktıkça zihnim ve duygu dünyam o ana gidebiliyor ve böylece o anı iyice bilinçaltıma kaydedebiliyorum.

Hayat, güllük gülistanlık değil elbette ! Ancak, bu durumu madem biliyoruz o zaman bence de çok da gelecek kaygısı gütmeden ya da geçmişimizdeki hata ve pişmanlıkları  (ki benim “keşke”lerim yoktur çok aptalca bulurum ) her günümüze taşımadan o anı yaşayabilmekte saklıdır, “yaşam sevinci”.  Aksi halde hep geçmişi sorgulamak ve “gelecekte acaba bana ne olacak?” kaygısıyla hayatımız zindana dönüşebilir, yaşamayalım ölelim daha iyi.  Babannem der ki, “mevsimini kış tut, yaz çıkarsa bahtına!” … bu da ne kadar pesimit bir düşünce şekli, belki de bu eski düşünce şekli yüzünden babannemin ve daha nice yaşlıların güllük gülistanlık bir ömrü olamadı, her günü kaygılı ve sorunlu geçirdiler. Mühim olan da, “sevinç” nasıl yaşamak istemediğini bilmek de yatıyor bence ….

Kendinize kaçış alanları yaratın … Başka türlü bu hayat çekilmez. İcabında tüm çevrenizden uzaklaşın, yeni çevre yaratın; terapistlere gidip kutu kutu ilaçlar içmektense kendinizi doğaya, hayvanlara verin onlarla konuşun besleyin onları;  inanın çok iyi geliyor.

 

Ben biliyorum çünkü, yakın zamanda seyahatlerimden birinde bu ufaklıkla yol üzerinde karşılaştım.  Arabayla hızlıca yanından geçtim önce, aşağı yukarı 10 km yol gittikten sonra aklım bu sıpada kaldı, kendi kendime ” ne yapıyor ki otobanda bir başına” diye düşündüm ve vitesi geri kırdım.  Ben onu gördüğüm noktaya gidene kadar o, o arsada çoktan kendine bir yer bulmuş ve kıvrılıp oturmuştu.  Arabayı çektim yanına, indim arabadan.  Yapayalnızdı, çevresine bir baktım başka sıpa ya da herhangi bir sahip de göremedim.  Açtır diye düşündüm ve arabamda bulunan ruffles, eti cin, puf ne varsa sıpanın yanına getirdim.  Patates cpisini, avcuma döktüm ve sonra sıpanın ağzına götürdüm.  Katur kutur yemeğe başlamasın, eti cini de yedi pufu da … Sonra teşekkür edercesine ayağa kalktığında ne göreyim sol arka ayağında bir yara hareket etmesine engel oluyordu.  Onu da görünce beni bir ağlama tuttu.  Nefesim böğrümde düğüm düğüm adeta tıkanmıştım. Boynu da yük taşıyor olmaktan ötürü biraz ezilmişti:(

Hep derlerdi, eşşeklerin insanlara dost olduğu …

Benim sıpa, o haliyle bana teşekkür ve selam edercesine arkamdan beni arabama kadar geçirdi.  Onu o halde bırakamadığım için arabadan tekrar inip yine yanına gittim, bana kendini sevdirdi öptüm onu; cüssesi müsait olsa arabaya tıkabilirdim gerçi 🙂

Biraz vakit ilerleyip, hava kararmaya yüz tutmuştu ki, kafamı bir çevirdim ki ne göreyim, bir sıpa ordusu karşı tepenin yamacından benim sıpanın yanına doğru geliyorlar …. Bir an sevindim, benim arkadaşım eşşek yalnız değil diye ancak ne mi oldu, diğer sıpalar beni görünce kaçıştılar ve beninkinin yanına gelmediler tabii.  Ancak, benim sıpa o kadar bağlanmıştı ki bana, beni bırakamıyor kafasını benden alamıyordu …. o an gözümden yaş gelmiş olmalı, zaten daha bir duygusal oldum ben son dönemlerde insanlardan uzaklaşıp, kedi ve köpeklere düştüm şimdi bir de eşşekler çıktı 🙂 Arkadaşım eşşek ile biraz daha vakit geçirip, onu ailesinin yanına gitmeye ikna ettimve arabama bindim…

Arabaya binerken kendimi telkin ediyordum arkama bakmamak için ancak tutamadım ; benimki sürüye katılmış katılmasına ama boynu arkada beni kesiyor… Aklı bende kaldı, çünkü ona şefkat gösterdim.  İnsanlarda asla bulamayacağınız türden bir dialog oluşturdum arkadaşım eşşek ile … Bunu da herkes anlayamaz zaten, beklemiyorum da.

Biliyor musunuz bu ufaklık o günden sonra her o yolda geçisimde sürüden ayrılıp benim yanıma geldi ve ben onu besledim yine sevdim ve yine de seveceğim, gideceğim arkadaşım eşşeğe …

İşte bu da benim terapi yöntemim … Kendi kendime hayatı tadında kararında yaşamayı, ele güne muhtaç olmadan, kötü yaşlanmadan, tabiat hayvanlar ve doğada zaman geçirmeyi kendime ilke edinerek bu ömrümü tamamlayacağım, yaşayacağım …. Arkadaşım eşşeğin ayağındaki yaraya rağmen ayağa kalkıp beni selamlaması gibi, ben de adım atmama engel olan beni mutsuz eden her türlü çıbana karşı savaşığ onları alt edeceğim … Ahdım olsun ki…

Sevgilerimle,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

Sil Baştan !

İyi ki varsın deli gönlüm !

İyi ki sana sahibim asi ruhum !

İyi ki hoyrat halimi taşıyabilecek bünyem, iyi ki affedici ruhumu kabul edebilen mütevazi yönüm var !

İyi ki sabah kahvaltımı ve kahvemi  hazırlayan Kanyon’daki bir cafenin garsonu Abdullah Bey’in günümü güzelleştiren şu sözlerini “Prenses’in kahvesi geldi, seneler size yarıyor Gizem Hanım her geçen gün güzelleşiyorsunuz, kürdan gibisiniz yemek yiyin”  duyan kulaklarım ..

Moralim bozulduğunda beni dinlemeye hazır ada arkadaşım Canan, Tubi ve her daim telefonun ucunda olduğunu bildiğim Arman,

Nano teknesi ile beni Bodrum-Karacasöğüt hattında gezdirerek denizi sevdiren kaptan Ahmet Faik’le geçen bir deniz sezonum, beni Jennifer Connelly’e bezeten Sinan’ın gözleri;

Aşk, sevgi, dostluk ve arkadaşlığı yüzüme gözüme bulaştıran Tuncer ve aralık soğuğunda buz gibi soğuk bir taş evde benim ve Kedi Arsıs’ın karnını doyurmak içinbize yaptğı karides güveç ve diğer yemeklerin tadını alabilmiş damak tadım var;

Henüz anne olamamış olsam bile baktığım pisilerim var iyi ki;  hayatımı güzelleştiren ve en son Cosi ile Arsızın yeni doğan 4 yavru pisileri…

İyi ki iyi bir ailem ve kanserden apansız hayatını kaybeden amcam Erkin var; bana hayatın bir günden ibaret olduğunu anımsatan;

İyi ki seneler evvel daha ben çocukken peçete kolleksiyonu yaptığımız dönemlerde kız arkadaşımdan geri alabildiğim peçetelerim var kendi koleksiyonuma eklediğim, bana kafaya koyduğum ve istediğim her şeyi yapabilme gücüne sahip olduğumu gösteren;

İyi ki Allaha’a inancım var kendi hayatıma öyle ya da böyle sahip çıkmam gerektiğini anımsatan ve güne güler yüzle başlamama mecbur kılan …

İyi ki mesleğim var para kazanmama sebep olan, beni ele güne muhtaç etmeyen …..

İşte bunlar iyi ki var ; hamdolsun şükürler olsun ki.  Allah eksikliğini göstermesin…

Sorarsanız ben bunları neden yazıyorum diye, çünkü bu böyle bir dönem … Bir periyoddan geçiyorum hayatı sorguladığım beni seven  ve aslında daha da çok benim sevdiklerimi sorguladığım hayatıma huzur katan yahut huzurumu kaçıranları elediğim bir dönemdeyim.  Affetmeyi öğrendiğim belki de orta yaş sendromuna girdiğim dönemdeyim ….

Sil baştan gizem ! diyorum kendi kendime … Bir 35 yılı daha görebilir mi bu ömrüm ama bir 20 çıkarabilirse ne ala … Fazla yaşamak taraftarı değilim, sadece sağlıklı iken hayatımı dolu dolu yaşamak ve geriye baktığımda “keşke şunu şöyle yapsaydım” demek istemiyorum .  Zira “keşke” kelimesini çok salakça bulurum ben ; ama ister istemez insanın ağzından çıkabiliyor zaman zaman ….fazla takılmamalı lakin …

Bu arada benim de bir youtube kanalım oldu artık ben de oradan yayın yapacağım ve sosyal medyada sizlerle paylaşacağım … Hem hayata yönelik konular hem de hukuk alanında …

Bu yazım da benden hayata bir haykırış olsun …

Bana yazın

Sevgilerimle,

Avukat / Arabulucu Gizem Tan

www.dgtanhukuk.com

gizem.tan@dgtanhukuk.com